"Elestü bi rabbiküm? Kâlû: Belâ..."dan maksadın ne olduğunu net olarak bilmiyoruz. Bu bir mukâvele midir? Mukâveleyse, soruya muhâtab olanlar, "evet" veya "hayır" demekte serbest midirler? Mukâveleye oturan "Benî Âdem zürriyeti" ruh muydu, daha başka bir şey miydi? Bu noktalar da sır.
Acaba bu mukâvele (sözleşme)den maksat, Âdemoğlunun ruhsal yapısında, Allah'ı (c.c) rabb olarak kabullenme, kabullendiği rabbi arama, arayıp bulduğu rabbe sığınma, O'nu dinleme, kendini O'na beğendirme, ne bekleyecekse O'ndan bekleme duygusunun varolduğunu bildirmek midir?
Muhtemelen bu tesbit doğru. İnsan bu dünyaya Allah'a inanma, O'nu sevme, sevdiğinin emrine girme, takdirini kazanma duygularıyla dolu olarak geliyor. "Her doğan çocuk İslâm fıtratı üzerine doğuyor." Bu fıtratla hayâta gözlerini açan insan, dünya hayâtını üç değişik tarzda algılayabilir:
1- Dünya günlerini, Allah ve âhiret bağlantılarından koparak yaşama tarzı:
Bu algılayış tarzı, genellikle sonsuzluğu dışlayan çevrelerde yaşamış olmanın neticesidir. Bu anlayış tarzında hayat, beşik ve mezar ile sınırlandırılmış oluyor. "Hayat hayat içindir" gibi bir hükme varılıyor. Bu hüküm, Allah'ı ve âhireti devre dışı bıraktığından Allah'ı arama, O'nun emrine girme, ne beklenecekse ondan bekleme duygularıyla dolu olan, sonsuzluk arzusuyla yanıp-kavrulan ve buna göre programlanmış olan insan fıtratına zıt düşüyor. Ruh ve gönül hazlarını geri plâna itip, bedensel hazları, nefis ve gurûru, öne alıyor. Bu anlayış tarzı esas alındığında şehvet, şöhret, işret, gaye haline geliyor. Bunların gerçekleştirilebilmesi için de para gerekiyor. Bir ömür bu hedef ve vâsıtalar uğruna harcanıyor. Fıtrat bütünlüğüne ve dengelere riâyet edilmediğinden, rahmânî yön hesâba katılmadığından insan ikiye bölünmüş oluyor, sâdece bedeniyle yaşar hâle geliyor. Bir cephesi kesilip atılan insanın hayâtı, kanayan bir hayat oluyor. Mes'ûd olması için insanın her bir yönü, her bir duygusu ayrı ayrı tatmin edilmeliydi. Denge mutlaka tutturulmalıydı. Mâalesef böyle yapılmıyor bu anlayışta. Aç bırakılan duygular baygınlık geçirdiğinden fıtratın yarısı felçli hale geliyor. "Dünyacı değer yargılarını" tercih eden insan artık, midesi şişkin, şehvetini azgın, ihtirasları kabarmış, kaşları çatık, sinirleri gergin bir firavun rolünü oynuyor. Veyâhutta, kendini tamâmen salarak insan fıtratı içinde hayvana dönüşüyor. Mâalesef başka çaresi de kalmıyor. Gidilecek başka yolları da yok ki gitsin. Yolların başlangıcı çok geride kalmıştır. Ya tekrar başa dönerek doğru bir yol tercihi yapacak, yahut da fıtratını kanata kanata, kaygılarını birbirine ekleye ekleye, hayat ağacının tek meyvesini, yâni kendi cenâzesini seyrede seyrede kahrolup gidecektir.
Yanlış yaşanmış bir hayat insanı ancak bu neticelere getirir. Bu tarz hayat bir oyundur, bir oyalanmadır. Oyunda ve oyalanmada yorgunluk çok, netice yoktur. Yorgunluklarda, kaygılarla, acılarla dolu koca bir hayat iki meyve vermiştir: Cenâze ve de kefen.
Bu kurban, yanlış başlangıçların kurbanıdır.
Buyurun, namazı kılın.
2- Âhirete bağlantılı olarak algılanan bir dünya ve hayat tarzı:
Dünya ve hayâta bu anlayışla bakan kişi beşiği ve mezarı aşarak sonsuzluklara ulaşacaktır. Hayâtını iki sonsuzluk arasına gerilmiş bir yay gibi görecektir. Ona göre beşik başlangıç, mezar da sonuç değildir. Beşikten berisi de, mezardan ötesi de vardır. Elbette beriler ve öteler hesâba katılacaktır. Sonsuzluklar, rûhumuzdaki sonsuzluk arzûsuna cevâptır. Bizler sonu olmayan yolların yolcusuyuz.
Fıtrata paralel düşen bu anlayış, dünyâyı âhiretin tarlası olarak görüyor. Dünya, âhirete hazırlanma merhalesi oluyor bu anlayışa göre. Zâten genelde insanlar, bir önceki mekânda bir sonrası için bulunurlar. İlkokulda okur, ortaokula hazırlanır, orta okulda okur liseye hazırlanır v.b. Hazırlığın nasıl yapılacağını da dünyânın ve âhiretin yaratıcısı belirleyecektir.
Şu hâlde bizler, dünya tarlasında âhiret ambarlarını doldurmak için varız. Tarlalarda dikkât, çalışma ve terleme olacaktır. Ötelerde de huzur ve sükûn...
Allah rızâsını her an hesâb içinde tutan bu hayat tarzı, fıtratın yaşanması olduğundan bu taraf da, o taraf da cennete dönüşüyor. Cennetin birinde gözlerimizi yumunca öbüründe açıyoruz.
Meselenin bir de Allah'ın (c.c) rahmetine bakan yönü var:
Dünyada yaşadığımız sınırlı, sorumlu bir hayâtın neticesi, zaman ve mekân olarak sonsuz, her aradığımızı bulabildiğimiz bir cennet oluyor. Bu ne iştir? İfâ edilen vazife ile verilen ücret arasında orantı yok. Ücret hizmeti çok aşıyor. Sanki Cenâb-ı Hak, kulunun iyi niyetini ve gayretini gördükten sonra "bi gayr-i hisab" mükâfat veriyor. Rakamları kaldırıyor. İkrâmiye üzerine ikrâmiye veriyor. Biz kendimize göre kulluk yapıyoruz, O da kendine göre veriyor, vereceğini. Hazinelerinin sonu olmadığından sonsuzca veriyor. Veriyor da veriyor.
Bu Allah'ın (c.c) rahmetinden ve yüceliğindendir.
3- Hayâtımızı ve içinde yaşadığımız âlemleri Allah (c.c) ile bağlantılayarak algılama tarzı:
Allah ile bağlatıladığımızda, dünya ve bütün âlem karşımıza Allah'ın yazdığı bir kitap olarak çıkıyor. Tabi, biz mü'minler de o kitabın okuyucuları oluyoruz.
Nasıl ki güzel bir tablo, ressamının, güzel bir mîmârî eser, mimarının, güzel bir beste, bestekârının mahâretini gösteriyorsa, ince ayar yaratılmış âlem, bilhassa arzımız da yüce yaratanın ilmini, kudretini ve mahâretini gösteriyor. İlâhî isimlerin binlerce yansımalarıyla önümüzde açık bir kitap oluyor. Şimdi biz, hem Kur'an kitabından hem de arz ve semâ kitâbından "ol Kâdir-i külli şey'in tecellilerini" okuyoruz. Mest-ü hayranız, pür-heyecânız. Her bir satırda sıcak tesbitlere, câzip tasvirlere rastlıyoruz. Nice bin güzellik bizi secdelere, rahmânî aşklara çekiyor. Okuyoruz okuyoruz... Ne kitap bitiyor, ne okuma bitiyor. Hayat baştan sonra bir okuma devresine dönüşüyor. Dağlar koskoca bir kitap, ırmaklar bir uzun şiir, çeşmeler bir güzel beste oluyor.
Gerçekten okuyanlar dikkatlerini bir noktada toplayanlardır. Dikkatimizi toplayamadığımızda bakma gerçekleşir, okuma gerçekleşmez. Her göz görmeyebilir, her bakan okuyamayabilir. Bakılan şeyde ihtişamın olması yetmiyor, bakan gözde de ihtişam olacak.
Okumanın olduğu yerde dikkât vardır. Dikkatin olduğu yerde gaflet yoktur. Gaflet uydum kalabalığa mantığıdır. Kendini salıp akıntıyla sürüklenmektir. Gaflet sorumluluk şuûrunun ölümüdür, belâ-yı azimdir.
Okuma olayı imtihânla bağlantılıdır. Bizi imtihâna tabi tutan güç önce okumaya çağırıyor. Herkes dersini, vazifesini öğrensin ki, imtihânı kayeden başkalarını değil kendini suçlasın. Yaşayan bilerek yaşasın, helâk olan da bile bile helâk olsun. "Yapılması gerekenler belliydi amma yapmadım da helâk oldum" desin.
Dikkâtle okuyanların imtihânda zorlanmaycakları da malumdur.
Fıtrata saygılı sevimli dostlara, âhiret tarlalarının gayretli işçilerine, ilâhi tecellilerin sabırlı talebelerine binlerce selâm.
İdris Arpat
Dua gönülden gönüle kurulmuş bir köprüdür.Dua müminin silahı, dua her kapının anahtarıdır.Dua ibadetin özüdür.Hz.Peygamber ise,duayı.şöyle tanımlar: "Dua ibadetin ta kendisidir Dua ibadetin iliğidir özüdür." "ALLAH katında duadan daha kıymetli bir şey yoktur.” Dua, göklerin ve yerin nurudur ne duruyoruz. Hemen şimdi,şu anda ellerimizi açıp Rabbimize içtenlik ve samimiyetle duada bulunalım!
1 Ocak 2012 Pazar
Hayatımızın Son Ucuna Baka Baka
Allah'a kul köle olmak !..

Günümüze kadar yaşamış İslam büyükleri Allaha (cc) kul olmakta zirvelere çıkmışlar. Adeta köle olmuşlar. Geceleri gündüzleri hep ibadet ile, zikir ve tefekkür ile geçmiş.
Dünya işlerinde de hep Allah rızası gözetilerek hareket edilmiş.
Bizler ise her geçen gün artan gerekli gereksiz meşgaleler ile neredeyse farz ibadetleri bile aksatacak durumlara düşebiliyoruz. Buna rağmen kendimizi en makbul kullar arasında görmekteyiz. Konuşmaya başladık mı bizi dinleyenler veli bir insan olduğumuzu düşünebiliyor. Halbuki yaşantımıza bakılsa pek te öyle olmadığı anlaşılır.
Allah a (cc) kul köle olma noktasında ibretli birkaç hikaye..
Abdülkadir Geylani Hazretlerine birisi bir köle hediye ediyor ve şöyle diyor:
-"Efendi hazretleri, bu köleyi alınız, zatınıza hizmetçi olsun."
Abdülkadir Geylani Hazretleri köleyi alıyor, evine getiriyor ve köleye şunları söylüyor:
-"Evladım, bak, şu odalar yatma yeridir, şu elbiseler de giyilebilir. Yemek istiyorsan işte şurası kiler, şurası mutfak."
Bu tanıtımdan sonra tekrar soruyor:
-"Evlâdım, şimdi gördün bunları, söyle bakalım nerede yatmak istersin?"
Kölenin cevabı:
-"Siz nereyi münasip görürseniz efendim."
-"Peki hangi elbiseyi giymek istersin?"
-"Siz hangisini uygun görürseniz efendim."
-"Hangi yemeği seversin oğlum?"
-"Siz hangisini müsaade ederseniz efendim."
Köle böyle cevaplar verince, Abdülkadir Geylani Hazretleri çok duygulanır. Arkasını dönerek ve köleden biraz uzaklaşarak, bir köşede ağlamaya başlar.
Köle bu manzara karşısında tereddüt eder, üzülür, ne yapacağını şaşırır. Acaba hatalı bir cevap mı verdim? diye düşünmeye başlar.
akta olan Geylani Hazretlerinin yanına yaklaşır ve kısık bir sesle ve edep dolu bir edâ ile sorar:
-"Efendi Hazretleri, kusur ettiysem, çok özür dilerim, bir hata mı yaptım acaba?"
-"Yok evladım yok, sen hiç hata etmedin, tam isabet ettin."
-"O halde niçin ağlıyorsunuz efendim?" deyince:
-"Söylediklerini dinledim ve çok etkilendim"
-"Ben, yanlış bir şey mi söyledim yoksa?"
-"Yok yavrum yok, sen çok doğru söyledin. Keşke senin bana bu yaptığın itâat gibi, ben de Rabbime böyle bir itaatte, kullukta bulunsam da, ömrümde bir defa olsun Ya Rabbi, Senden hiçbir şey istemiyorum. Nereyi uygun bulursan orada yatarım, hangi elbiseyi münasip görürsen onu giyerim, hangi rızkı verirsen onu yerim ve kanaat ederim. Başka bir talebim yok Senden� diyebilseydim. Oysa ben O�nun kulu ve kölesi olduğum halde, Ondan c.c. her gün bir şeyler istiyorum. Bağışladığı bunca nimetlerle yetinmiyorum. Hep daha fazlasını istiyorum. Onun için ağlıyorum"
İşte sizlere kul olmanın, köle olmanın gerçek bir örneği.
Bizler de Yüce Rabbimizin kulu (kölesi) değil miyiz?
Bizim, O yüce Kudrete karşı davranışlarımız nasıl acaba?
Bizlere bağışladığı milyonlara nimetlere mukabil, Yâ Rabbi, senden daha başka bir şey istemiyorum. Keşke bu bağışladıklarının şükürlerini edâ edebilsem!... diyebiliyor muyuz?
Yavuz Sultan Selimi hatırlayalım. Mısır seferinden sonra, oradaki insanlar arasında, kulaklarına halkalar geçirilmiş kişileri göstererek:
-�..Bunların kulaklarında niçin halkalar var? diye sorar.
Kendisine rehberlik eden yerli zevât:
-�Yüce Padişahımız, onlar kölelerdir. Diğer halktan ayırt edilmesi için, burada kölelerin kulaklarına halka takılır.�
-Kim takıyor bunları? Tiz (derhal) onu bana çağırın!
Emir yerine getirilir. Bu işin uzmanı huzura çağırılır. Yavuz Selim emreder:
-O küpelerden benim kulağıma da takınız! Yerli zevâttan itirazlar başlar:
-Nasıl olur hünkârımız? Onlar köle, siz ise bizim sultanımızsınız!
Yavuz âdeta kükrer:
-Bre nâdanlar, ben de Sultanlar Sultanını olan Yüce Allahın kölesiyim. Bunun böyle olduğu herkes tarafından biline! Derhal o halkayı takınız!
..Ve köle halkası Yavuzun kulağına da takılır.
Yavuz Sultan Selim�in resimlerinde gördüğünüz o küpe zannettiğimiz nesnenin hikâyesi işte böyledir..
İşte; �..hakiki zevk, elemsiz lezzet, imandadır ve iman hakikatlerinde bulunur. (Bediüzzaman.)� sözünün tecellilerinden birkaç örnek.
Allah a kul köle olmanın zirvelerine ulaşan İbrahim Ethem Hz. nin dualarıyla konumuzu taçlandıralım:
İlahî! Sen fazl-u kerem ve izzet-ü ikram sahibisin; benim ise tek sermayem hatalarım ve günahlarım; ne olur bu kulunu affet!...
İsyankâr isem de, affına olan ümidim hiç sarsılmadı; diliyor ve dileniyorum; kapıkulunu umduklarına nâil et!...
İşte huzurundayım ve suçlarımı itiraf ediyorum; merhametinle muamelede bulun ve bu âciz bendenizi azaba dûçar kılma!...
Halk hep sâlih bir insan olduğumu düşünüyor; halbuki ben onların en kötüsüyüm; merhametine iltica ediyorum; beni bana bırakma!...
İlâhî! Asî kulun yine kapına geldi; dağlar azametindeki günahlarını ikrar edip, ellerini Sana açıyor ve sadece Sana açar. Şâyet, Sen mağfiret edersen, hiç şüphesiz o Senin şânındandır; eğer kovarsan dergâhından, beni Sen den başka kim affedebilir?!
İlâhî! Gönlümde nedâmet hisleri, bütün masiyetlerime (günahlarıma) tevbe! ediyor ve kurtuluş fermanımı bekliyorum
Hesabın pek ince olduğu o şedîd (çok şiddetli ve dehşetli olan) günde, ey yardım talebinde bulunanların biricik yardımcısı, nâçârım. (çaresizim.) Senin yardımını istiyorum
Yüce Rabbim bizleri bu Allah (c.c.) dostlarının şefaatlerine nâil eylesin. Âmin
A. Raif ÖZTÜRK
6 Aralık 2011 Salı
Ruh dünyamıza Aşûre esintileri

Ruh dünyamıza Aşûre esintileri
Allah Resulü Ramazan orucu farz kılınmadan önce aşûre günü oruç tutar ve tutulmasını isterdi Peygamberimiz (sas) bugün tutulacak orucun günahlara kefaret olacağını belirtiyor Muharrem ayı, hicri yılın başlangıcı ve haram aylardan biridir Mübarek bir aydır Yüce Allah Kur’an’da şöyle buyuruyor: “Gerçekten, Allah yanında gökleri ve yeri yarattığı günden beri ayların sayısı Allah’ın Kitabı’nda (Levhi Mahfuz’da) on iki aydır Onlardan dördü haram aylardır İşte en doğru din budur O halde bunlarda nefislerinize zulmetmeyin) (9/et-Tevbe/36) Ebu Bekir’in (ra) rivayet ettiği bir hadiste Resulullah (sas) şöyle buyurur: “Yıl, oniki aydır Bunlardan dördü haram aylardır Üçü arka arkayadır: Zü’lkâde, Zü’lhicce, Muharrem Ve Cumâdâ ile Şaban arasındaki Mudar’ın ayı Recep” (Buhari) Muharrem ayında nafile oruç tutmanın fazileti büyüktür Allah Resulü şöyle buyurur: “Ramazan’dan sonra tutulan oruçların en faziletlisi, Allah’ın ayı Muharrem’de tutulandır” (Müslim) Aşûre gününün tarihi yönüne baktığımızda, bu günün İslam öncesi dönemde de bilindiğini görürüz İbni Abbas’tan rivayet olunduğuna göre o şöyle demiştir: “Resulullah (sas) Medine’ye gelince Yahudilerin aşûre orucunu tuttuğunu gördü “Bu nedir?” diye sorunca, “Bu iyi bir gündür Bu, Allah’ın Musa’yı ve ona inananları düşmanlarından kurtardığı ve bunun üzerine Musa’nın oruç tuttuğu gündür” dediler Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem, “Ben Musa’ya sizden daha çok layığım” dedi Kendisi oruç tuttu ve tutulmasını emretti” (Buhari ve Müslim) Aşûre orucu, Resulullah’ın (sas) bu emriyle Ramazan orucu farz kılınıncaya kadar farz oruç olarak tutuldu Ramazan orucunun farz kılınmasıyla da farziyeti kalktı ve sünnet olarak tutulmaya devam etti Hz Aişe’den (ra) rivayet edildiğine göre o şöyle buyurur: “Aşûre günü, Kureyş’in cahiliye döneminde oruç tuttuğu bir gündür Resulullah da o gün oruç tutardı Medine’ye gelince hem kendisi oruç tuttu hem de cemaate oruç tutmalarını emretti Daha sonra Ramazan orucu farz olunca, Rasulullah ‘Dileyen Aşûre günü oruç tutsun, dileyen terk etsin” buyurdu’ (Buhari ve Müslim) Aşûre günü, Muharrem ayının onuncu günüdür O gün tutulacak orucun fazileti hakkında Resulullah (sas) şöyle buyurur: “Aşûre orucunun önceki yılın günahlarına keffaret olacağını Allah’tan umarım” (Müslim) İşte bu, Allah azze ve celle’nin apaçık rahmetidir Bir gün tutulan bir oruçla bütün bir senenin günahları bağışlanmaktadır Alimler, Aşûre orucu ile bağışlanan günahların küçük günahlar olduğunu bildirmişlerdir Hangi günler oruç tutulabilir? Aşûre günü orucu üç şekilde tutulabilir: Birincisi ve en faziletlisi; dokuz, on ve on birinci günleri tutmaktır İkincisi, dokuzuncu ve onuncu günleri tutmaktır Üçüncüsü ise yalnızca onuncu günü tutmaktır İbni Abbas’tan (ra) şu rivayet edilir: “Resulullah (sas), “Önümüzdeki seneye kadar yaşarsam, Aşûre ile beraber dokuzuncu günü de oruç tutacağım” buyurmuştur” (Müslim) Aşûre’nin, İslam tarihinde siyasi bir yönü de vardır Hz Hüseyin’in 10 Muharrem 61’de Kerbelâ’da şehit edilmesinden sonra Şia için bu tarih önem kazanmış ve Hz Hüseyin’in intikamını alma ahdinin tazelendiği bir matem günü olmuştur Şiilerin, her yıl dövünerek kendilerine işkence yaparak tutmaya başladıkları bu matem orucu Şii Fatımi devletinin himayesinde devlet merasimiyle icra edilmiş, daha sonra bu merasimler İran’da gelenek halini almıştır Esasen dinin yasakladığı bu nevi bir matem, Şii inancın canlı tutulmasında ve mezhep bütünlüğünün sağlanmasında önemli rol oynamıştır (Bkz Diyanet İslam Ansiklopedisi, Âşûrâ maddesi) Bu günde sünnet olan “Aşûre çorbası” yapmak değil, Efendimiz’in yaptığı gibi oruç tutmaktır Muharrem’in 10’uncu günü tarihte yaşananlar bazen sıkıntıları hatırlatsa da Müslümanlar için her zaman felah ve mutluluk ümidini aşılamıştır Aşûre günü ne yapılır? - O gün eve ufak-tefek erzak alınırsa, bir sene boyunca evde bereket olur - En az 10 Müslüman’a birer selâm veya bir Müslüman’a 10 selâm verilir Fakirfukara sevindirilir - O gün gusledenler, inşaallah bir sene ufaktefek hastalık görmezler - 10 defa şu duâ okunur: “Sübhânallâhi mil’el mîzân Ve müntehe’l-ilmi ve meblağa’r-rızâ ve zinete’l-Arş” - Yine Aşûre gününe mahsus olmak üzere kuşluk vaktinde (yapabilenler için) 2 rek’at namaz kılınır Her rekatta 1 Fâtiha, 50 İhlâs-ı Şerif okunur Namazdan sonra 100 defa “Allâhümme salli alâ seyyidinâ Muhammedin ve alâ âli seyyidinâ Muhammedin ve Âdeme ve Nûhın ve İbrâhîme ve Mûsâ ve Îsâ vemâ beynehüm mine’n-nebiyyîne ve’l-mürselîn Salavâtü’l-lâhi ve selâmühû aleyhim ecmaîn” - Yine yapabilenler öğle ile ikindi arasında 4 rek’at namaz kılabilir Her rek’atta 1 Fâtiha, 50 İhlâs-ı Şerif okunur Bu namazdan sonra: 70 istiğfâr-ı şerif, 70 salavât-ı şerife, 70 defa da: “Lâ havle velâ kuvvete illâ billâhi’l-aliyyil-azıym” denir Sonra da ümmet-i Muhammed’in hidâyeti, sıkıntılarının giderilmesi ve mutluluğu için duâ edilir
FATMA DENİZ Ailem Dergisi Sayı:64
Aşure günü ve gecesi ne yapmalıyız ?
21 Ekim 2011 Cuma
Cumamız Mubarek olsun

Bizi yine ve yeniden cuma'ya kavuşturan ve bizi dini üzre sabit kılan Allah'a (celle celaluhu) hamd ve senâ..! alem-i islam'ın cuma'sı mubarek olsun, bu mubarek günün hayırlara vesile olmasını dileriz. ''Rabbimiz! Bizi doğru yola ilettikten sonra, kalplerimizi eğriltme.Bize tarafından rahmet bağışla.Lütfu en bol olan Sensin.'' Al-i İmran Suresi -8- Duayla kalın...
10 Ekim 2011 Pazartesi
Kalbimizi koruyan dua
Aydan geceyi, güneşten gündüzü var eden, inciyi midyenin midesinde, balı arının peteğinde var eden, yağmurdan baharı, topraktan çiçeği var eden, kalbimizi yoktan var eden Rabbimiz”e hamd olsun ..
Allah”ım! Kalbimize nakşettiklerin için sana şükrediyoruz.
Acıların karşılığında ceni sunduğun, günahlarımızı rahmetinle affettiğin, sevgiyi bize verdiğin için, sana şükürler olsun.
Yokuşta elimizi tutan, melekleri bize arkadaş kılan, aşkı kalbimize yoldaş kılan …
Rabbimiz! Kalbimizdeki yaralarımızı iyileştir. Sana ve senin aşkına yolculuğumuzu tamama erdir. Sevdiklerimizi koru. Çocukları koru. Senin adına dağları mesken tutanları koru. Bizi koru. Kalbimizi koru. Filistin”i koru. Çeçenistan”ı koru. Keşmir”i koru. Doğu Türkistan”ı koru. Afganistan”ı koru. AIlah”ım! Bizi korkutma ki; bizler birer ceylanız; korkudan yüreğimiz telaşIanır. Bizi zorlukla sınama ki, kırılgan bir cesaretimiz var. Senden ayrı koma ki, sevdiğimizden ayrılık, ferini alır gözlerimizin. Allah”ım! Bizi uzağında bırakma. Şahdamarımıza sırlarını akıt. Rabbim! Seni bilmenin heyecanını bize tattır. Kalbimizi gülle doldur. Yarabbi! Kalbimizi koru, kalbimizi koru! Amin!
Dua, dua, dua …
Biz değil miyiz en ıssız fırtınalarda dahi sabırla yanaşan DUA limanlarına? ..
Ve bu kutlu limanda O sevgililer sevgilisine yalvaran biz değil miyiz? .
Evet dostlar. Bu anlamlı yolculukta siz de bekleniyorsunuz kutlu limanlara …
Dua, dua, dua …
Ellerimizi açalım ve kalpten isteyelim Sevgililer Sevgilisi”nden .. Aşkın sahibinden kaybettiğimiz aşkımızı isteyelim … isteyelim ki versin …
Biliriz ki 0, kullarını korur ve gözetir, yeter ki kulları O”nu ansın ve dua etsin …
Müslümanlar”ın bu zor günlerinde DUA silahımızı kuşanalım ey insanlar!! !
Dua, biliriz ki iki çeşittir … Biri ulvî, biri fiîlî dua …
Bize belki Rahmani dua daha kolay geliyor. illaki onsuz olmuyor lâkin artık duanın diğer yüzünü de yani fiîlî duayı da kullanalım ve bir ş.eyler yapalım …
Bir çocuk büyütelim… Bir aç doyuralım …
Bir sevgi besleyelim .
Bir sevda yeşertelim .
Bir kitap okuyalım …
Bir DUA edelim; yürekten … Aminler arasında.
Bir dua … Sonra:
Yalvaralım O mühür sahibine … Ve O”ndan yardım isteyelim … Bir selam verelim …
Bir salâvat getirelim. ..
Bir gönül rızası alalım …
Bir cümle yazalım …
Ve ne yaparsak, Allah için yapalım … Bir gül yetiştirelim…
Bir gece olalım …
Bir gündüz çağıralım … Bir kandil yakalım … Bir mum ışığı olalım … Bir düş kuralım …
Bir düşler Ülkesine uçalım … Bir hayal edelim …
Bir mecnun çağıralım Bir Bilal olalım …
Ve göğsümüzde taş yeşertelim … Bir Sümeyye olalım …
Ve kalbimizde ağırlayalım. acımasız mızrakları…Bir Filistin”li olalım …
Bir tankın altına yatalım … Bir Çeçen olalım … Sevdamıza koşalım …
Ve ölümü sevelim …
Ve biz,
Müslüman olduğumuzu UNUTMAYALIM!!! Müslümanlığı, kimliklerle sınırlamayalım … VE GÜLE ONUN KOKUSUNU VEREN RAB”BE BİRAZ DAHA YAKLAŞALIM …
Evet Dostum …
Artık sıra sende …
Ne yaparsan yap;
Allah için olsun.
Allah için …
Allah için .. :
Allah-u Teala tüm dualarımızı kabul etsin … Amin …
ALLAH TÜM MÜSLÜMANLAR”I BU ZOR İMTİHANDA
BAŞARIYA ULAŞTIRSIN İNŞAALLAH …
Amin.....
Baki Huda’ya ema…
Mehmet Çelik -
Nefsin yaratılışı

Allah’ü teala hazretleri,bizleri yaratmadan önce,nefsi yarattı ve dediki;Ey Nefs!Ben kimim? Nefs dediki;Sen sensin,Ben benimAllah’ü teala bu nefsi dokuzbin sene cehennem ateşinde yaktı ve sonra tekrar sordu;Ey Nefs!Ben kimim?Nefs dediki;Sen sensin,Ben benimAllah’ü teala bu nefsi,bin sene aç bıraktı ve sonra tekrar sorduEy Nefs!Ben kimim? Sen benim Rabbim’sin dedi ve Allah’ın büyüklünü kabul ettiİşte nefs bir tek aç kalınca boyun eğdiAllah’ü tealnın orucu bizlere farz kılmasını sebeblerinden biri de budurKul tek başına,nefsiyle mücadele edemez Buna gücü yetmezNefs ile Allah dostlarının yardımıyla,mücadele edilirÇünkü onlar,nefs ile mücadele edip hakkın rızasını kazanmışlardırOnların gittiği yoldan gitmek,kısa yoldan Hakk’ka ulaşmaktır Rehbersiz yola çıkan kaybolurRehber edinen ise,dolaşmadan,kaybolmadan varacağı yere,az bir zahmet çekerek ulaşırNefs dünyalık ister,Ruh Allah’ı Nefsin yemeği dünya nimetleridir,Ruhun yemeği,Allah sevgisidirNefsin sermayesi isyan,Ruhun sermayesi sabırNefsin şehveti hevasına uymak,Ruhun ki Allah’ın habibine uymakNefsin arkadaşı şeytan, Ruhun arkadaşı,Allah dostlarıdırNefsin ateşi, cehennem,Ruhun suyu cenneti aladır “Nefsini bilen, Rabbini bildi”
Nefsin Yaratılışı “Nefse zor gelen her şey,hayılıdır”
“Nefse boyun eğen,onun kölesi olur”
“Nefsini rezil eden,aziz olur”
