Hak Dostlarından Nasîhatler -II-
“Bilesiniz ki, Allâh’ın dostlarına korku yoktur; onlar üzülmeyecekler de.”(Yûnus, 62)
Hazret-i Mevlânâ -kuddise sirruh- Mesnevî’sinde Hak dostlarının nasîhatlerine gönül verilmesi husûsunda şöyle îkazda bulunur:
“Allâh; nebîleri ve velîleri âlemlere rahmet olarak dünyaya göndermiştir. Bu yüzden halka bıkmadan, usanmadan nasihatte bulunurlar. Bu nasihatleri dinlemeyip kabul etmeyenler için de; “Yâ Rabbi! Sen bunlara acı, rahmet kapısını bunlara kapatma!” diye yalvarırlar.
Sen aklını başına al da, velîlerin öğütlerini canla başla dinle! Dinle de, üzüntüden, korkudan kurtul, mânevî rahata kavuş, eminliğe eriş!
Fırsatı kaçırmadan ve tereddüde düşmeden, bu fânî âlemin aldatmacalarından sıyrılmış, kendini tamamıyla Hakk’a teslim etmiş olan kâmil insanın eteğini tut ki, âhir zamanın, şu bozulmuş dünyanın fitnelerinden kurtulasın!
Velîlerin sözleri âb-ı hayatla dolu, saf, dupduru bir ırmak gibidir. Fırsat elde iken ondan kana kana iç de gönlünde mânevî çiçekler, güller açılsın.”
*
Abdülkâdir Geylânî (d. 1077, v. 1166) -kuddise sirruh-’tan:
Ey oğul! Sana takvâ gerek. Bu sebeple takvânın îcablarını îfâya gayret et ki; kalbin iç düşmanlıklardan ve çirkin huylardan kurtulsun. Hayırla istikâmetlensin.
Ey oğul! Dünyâlık toplarken, gece odun toplayan fakat eline ne geldiğini bilmeyen kişi gibi olma. Eline geçen dünyâlığın helâl mi haram mı, meşrû mu yoksa gayr-i meşrû mu olduğuna dikkat et. Bütün fiillerinde tevhîd ve takvâ güneşi ile berâber ol.
Ey oğul! Kur’ân ile amel etmek seni Kur’ân’ın mevkiine yükseltir; oraya oturtur. Sünnet ile amel etmek ise, seni Allâh’ın Resûlü’ne yaklaştırır. Rasûlullâh’ın kalbî ve mânevî himmetiyle, Allâh dostlarının kalbleri çevresinden bir an dahî ayrılmazsın. Allâh dostlarının kalblerini güzelleştiren odur.
Ey oğul! Haram yemek kalbini öldürür. Helâl yemek ise ihyâ eder. Lokma vardır seni dünya ile; lokma vardır seni âhiretle meşgul eder. Yine lokma vardır, seni dünyâ ve âhiretin Yaratanı’na rağbet ettirir.
Ey oğul! Nefsinle cihâd husûsunda sana yardım edenle arkadaş ol. Onun sohbetlerinde bulun. Nefsinin azmasına yardım edenle arkadaş olma. Önce kendi nefsinle meşgûl ol, kendi nefsine faydalı ol ve kendi nefsini düzelt. Sonra başkalarıyla meşgul ol. Başkalarını aydınlattığı hâlde kendini eritip bitiren mum gibi olma. Ey Allâh yolunda güzel ameller işlemek isteyen kişi! İhlâslı olmalısın. Aksi hâlde, boşuna yorulmuş olursun.
İnsanları irşâd etmek, lafla değil, gönülden hâlis bir inanış ve iştiyâkla gerçekleşir. Yine bütün bunlar; halvet, ibâdet, zikir, riyâzât ve murâkabe ile alınacak neticelerdir. Yoksa, şekilcilikten ve zâhirî gösterişten öteye geçmeyen ve rûha asla işlemeyen bir takım davranışlarla elde edilecek netîceler değildir. Bu sebeple, Allâh yolunun yolcusunun dili ile kalbi, içi ile dışı, sözü ile özü bir olmalı ve aynı şeyi terennüm etmelidir.
*
Ahmed er-Rifâî (d. 1118, v. 1182) -kuddise sirruh-’tan:
Efendiler! Evliyâullâh’a yakınlık peydâ etmeye çalışın. Çünkü Allâh’ın velîsini seven, Allâh’ı sevmiş; O’na düşmanlık eden, Allâh’a düşmanlık etmiş olur.
Zikre devam ediniz. Çünkü zikir, vuslat-ı ilâhî için bir mıknatıs, kurb-i ilâhî için sağlam bir iptir. Zikrullâha devam edenler, Allâh ile hoştur. Allâh ile hoş olan, O’na kavuşmuştur. Zikrin kalbe yerleşmesi sohbetin bereketiyle mümkün olur. Çünkü kişi dostunun yolundadır.
Tefekkür, Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in ilk amelidir. Nitekim bütün farzlardan önce O’nun ibâdeti Allâh’ın mahlûkatını ve nimetlerini düşünmekten ibâretti. Öyleyse siz de tefekküre iyi sarılın ve ibret vesîlesi yapın.
Dikkat edin! Elek gibi, unun incesini döküp, kepeğini kendinize koymayın. Sakın ağzınızdan hikmet dökülürken kalblerinizde hîle ve fesâd olmasın. Yoksa, “İnsanlara iyiliği emredip kendinizi unutur musunuz?” (el-Bakara, 44) âyetince hesâba çekilirsiniz.
Kalplerinizi tertemiz yapınız, çünkü kalp temizliği üst-baş temizliğinden daha önemlidir. Zaten Allâh-u Teâlâ elbiseye değil, kalplere nazâr eder. İstikâmet hudûdunu gözetip Allâh’tan başkasını taleb ve ihtiyâr etmeyin.
Efendiler! Tevâzû ve sükûnetle kapıyı çalana kapı açılır. İçeriye kabul edilir. Boynu bükük olarak içeriye giren izzetle ağırlanır.
*
Muhyiddîn ibnü’l-Arabî (d. 1165, v. 1240) -kuddise sirruh-’tan:
Kalbini Allâh’ın zikrine alıştırırsan, mutlaka kalbin zikrin vereceği nûrla nûrlanır. O nûr, kalb gözünün açılmasını sağlar.
Allâh’ın kullarına, şefkat ve merhametle muâmele et. Merhametini bütün canlılara bolca saç. Şöyle deme: “Bu ottur, cansızdır, faydası yoktur.” Evet onların faydası ve bir çok da hayrı vardır. Yaratılmışı kendi hâline bırak ve ona, yaratıcının merhametiyle merhamet et.
İsteyeni boş çevirme, güzel bir sözle dahî olsa onun gönlünü al, güler yüz göster. İleride Allâh’a mülâki olacağını düşün.
Dünyâlık için Allâh’tan başkası seni kul edinmesin. Çünkü sen, ancak seni kul olarak kabul eden Allâh’ın kulusun.
Allâh’ın mümin kullarına selâm vermek, yemek yedirmek, işlerini görmek sûretiyle muhabbet göstermelisin. Şunu iyi bil ki, müminlerin tümü, tek bir insan, tek bir vücûd gibidir.
Kendini cemâate alıştır. Allâh korkusundan ağlamaya çalış. Allâh’ın ipine sarıl. Allâh’ın sevip hoşnut olacağı şeylere rağbet göster.
*
Hazret-i Mevlânâ (d. 1207, v. 1273) -kuddise sirruh-’tan:
Efendi, bilmiş ol ki edeb, insanın bedenindeki rûh gibidir. Aslında edeb, Allâh dostlarının gözü ve gönül nûrudur.Eğer şeytanın başını ezmek dilersen, gözünü aç gör ki, şeytanın kâtili edebdir.
Gözünü aç da, baştan başa Allâh kelâmı olan Kur’ân-ı Kerîm’e bak! Kur’ân’ın bütün âyetleri edeb tâlim eder, edeb öğretir.
Sen varını, yoğunu, malını, mülkünü ver de bir gönül al. Al da, o gönül, mezarda, o kapkara gecede, sana ışık versin, nûr versin...
Hak dostu olan bir insan ile bir an beraber bulunmak, bir ömre bedeldir. Ondan düşen bir kıl ise kıymetli bir madene bedeldir. Fakat Hak dostlarının zıddı olan öyle katı kalbli insanlar da vardır ki, onlarla bir arada bulunmak ve konuşmak şöyle dursun, onları görmemek ve onlardan uzak olmak cihân mülküne bedeldir.
Gönlüme dedim ki: “Önde olmaya heves etme, lütûf merhemi ol. İnciten diken olma, kimseden sana bir kötülük gelmesini istemiyorsan, kötü sözlü, kötülük öğreten, kötülük düşünen olma. Her hâlinle amel-i sâlih içinde ol.
*
İbrâhim Desûkî (v. 1277) -kuddise sirruh-’tan:
Oğlum! Sana gereken odur ki, evliyâ zümresinin duâsını alasın. Teberrüken onların himmetine nâil olmayı arzulayasın.
Ey Kur’ân-ı Kerîm’i okuyup ezberleyen kimse!.. Onu okuyup ezberlediğin için fazla övünme... Hâline bir bak: Onun gereği ile amel ediyor musun? Yoksa etmiyor musun?
Ey oğlum! Cedel, nakil, yaldızlı sözler gibi faydasız şeylerle meşgûliyeti bırakarak sükût ehli ol. İhlâsı seç, bu yolda sâlih amel işle nefsine uyma.
O kimse ile otur kalk ki, şerîati ve hakîkati özünde toplamış ola. Şunu unutma ki, bu yolda sana en çok yardımı dokunan kişiler, bu gibi insanlar olacaktır.
Oğlum! İsterim ki, dâimâ sünnetle amel edesin... Bu yolda lüzûmlu olan edeb esâsına da riâyet edesin.
Cesur olmalısın. Gölgesinden bile ürken korkaklardan olmamalısın. Herhangi bir sıkıntı, ilk anda seni yere sermemeli.
Mevlânın sevgisi ile dol; hattâ onunla vecd hâlinde ol.
Evladlarım! Gıybet etmek için birini ararsanız; babanızın, ananızın gıybetini ediniz. Çünkü onlar; iyiliklerinizi almaya, diğerlerinden daha lâyıktır.
Allâh Teâlâ bir gün ve gecede yetmiş iki kere kullarının kalbine nazar eder. O hâlde, kalbinizi temiz tutunuz, güzel ve parlak kılınız. Çünkü orası, Rabbinizin nazargâhıdır.
Ey kardeşim! Sakın kendi başına bir şey yaptım zannetme. Bil ki; oruç tuttuğunda onu sana Allâh tutturmuş, namaz kıldığında onu sana Allâh kıldırmış, bir iş yaptığında onu sana Allâh yaptırmıştır. Takvâ derecesine ulaşmışsan Allâh seni ulaştırmış, maddî-manevî bir şeye mazhar olmuşsan Allâh seni mazhar kılmıştır.
Ey oğulcuğum! İnsanların ve cinlerin ameli kadar amelin olsa bile “ben” demekten sakın! Zîra Allâh, “ben” iddiasında bulunanları acziyet içerisinde bırakır. Benlik davasında isen maddî ve manevî derecen düşer, bunu unutma!
*
Bahâüddîn Nakşibend (d. 1318, v. 1389) -kuddise sirruh-’tan:
Bizim yolumuz, Allâh Teâlâ’nın gösterdiği kurtuluş yoludur. Çünkü bu yol, sünnete uymak ve ashâb-ı kirâma tâbî olmaktır. Bu sebeple yolumuzda az zamanda çok kazanç elde edilir.
Yolumuz, sohbet ve muhabbet yoludur. Sahabe-i kirâmın yolunun sohbet olduğu gibi... Hayır ve bereket, beraberliktedir; beraberlik de sohbetle olur. Yalnızlığa (inzivâya) çekilmekte şöhret tehlikesi de olabilir. Şöhret ise âfettir.
Bizim yolumuzda olan kimselerin şu üç şeye dikkat etmesi gerekir:
Birincisi; Allâh Teâlâ’ya karşı edebdir. Yani zâhiri ve bâtını ile tamamen kulluk içinde olmalı, Allâh Teâlâ’nın bütün emirlerini yerine getirip, yasaklarından sakınmalı, Allâh Teâlâ’dan başka her şeyi gönülden çıkarmalı ve nîmetleri Allâh yolunda seferber etmelidir.
İkincisi; Rasûlullâh -sallallâhu aleyhi ve sellem-’e karşı edebtir. Bu da; ibâdet, muâmelât ve bütün davranışlarda muhabbetle O’na uymaktır.
Üçüncüsü; seni irşâd eden Hak dostuna karşı edebdir.
Yenilecek bir gıdâ, bir yiyecek, her ne olursa olsun gafletle, öfke ile veya istemeyerek hazırlanmış ve tedârik edilmişse, onda hayır ve bereket yoktur. Zîrâ ona nefis ve şeytan yol bulmuştur. Böyle bir yiyeceği yiyen kimsede, mutlaka feyiz ve huzurunu bozacak bir netice meydana gelir. Gaflete dalmadan yapılan ve Allâh Teâlâ’yı düşünerek yenen helâl ve hâlis yiyeceklerden hayır meydana gelir. İnsanların hâlis ve sâlih ameller işlemeye muvaffak olamamalarının sebebi; yemede ve içmede harama, şüpheli şeylere ve kul haklarına dikkat etmemeleridir. Her ne hâl olursa olsun, bilhassa namazda huşû ve huzur hâlinde bulunmak, zevkle ve gözyaşı dökerek namaz kılabilmek; helâl lokma yemeye ve yemeği Allâh Teâlâ’yı hatırlayarak pişirip O’nun huzurunda imiş gibi yemeye bağlıdır. Vücûdu haram lokma ile beslenmiş olan bir kimse, namazdan bir neşve duyamaz.
Allâh Rasûlü -sallallâhu aleyhi ve sellem-’in:
“Namaz, müminin mîrâcıdır.” (Süyûtî, Şerhu İbn-i Mâce, I, 313) ifâdesinde hakîkî namazın derecelerine işâret vardır. Namaza duran kimsenin, iftitâh tekbîrini söylerken, Allâh Teâlâ’nın azametini, yüceliğini düşünerek, huşû ve huzur hâlinde olması gerekir. Öyle ki, bu hâlini istiğrak, yâni kendinden geçme hâline eriştirmelidir. Bu hâlin zirvesi, Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’dedir.
“Lâ ilâhe illallâh” kelimesini söylemenin hakîkati, Allâh Teâlâ’dan başka ne varsa hiçbirini kalbde put hâline getirmemektir. İslâm dîninin hükümlerini îfâ etmek, yâni emirleri yapıp yasaklardan sakınmak; haramları, şüpheli şeyleri, hattâ mübahların fazlasını terk etmek, ruhsatlardan uzak durmak, mübahları zarûret miktarınca kullanmak, tamâmen nûr ve safâdır. Aynı zamanda evliyâlık derecelerine kavuşturan bir vâsıtadır. Velâyet derecelerine bunlarla ulaşılır. Uzak kalanların hepsi, bunlara dikkat etmediklerinden uzak kalırlar ve kendi arzularına uyarlar. Yoksa Cenâb-ı Hakk’ın feyzi her an gelmektedir.
*
Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî (v. 1826) -kuddise sirruh-’tan:
Sana Allâh’a tâati ve takvâ üzere bulunmanı, nerede olursan ol, insanlara ezâ ve cefâ vermemeni, özellikle Harameyn-i Şerîfeyn’de daha fazla titiz davranmanı tavsiye ederim.
Gıybetini yapsalar dahî sen kimsenin gıybetini yapma. Hiç kimsenin dünya malından bir şey alma. Şerîatın alınmasını helal kıldığını al ve onu hayır yollarda harca. Mümin kardeşlerin aç ve yoksul durumda bulunurken, şehvetin için harcama yaparak lezzetlenme. Kesinlikle yalan söyleme. Hiç kimseyi hakîr görme. Hiç kimseden nefsinin üstün olduğunu düşünme. Kalbî ve bedenî ibâdetlerde tüm kuvvetini sarfet. Bunun yanında nefsine “Hiçbir zaman makbul olacak hayır işlemedim.” düşüncesini kabul ettir. Çünkü ibâdetlerin ruhu niyettir. Niyet ise ancak ihlâs ile mümkündür. Senden daha büyük olanlara ihlâs gerekirse sana nasıl gerekmesin. Allâh Teâlâ’ya yemin ederim ki; annem beni doğurduktan bugüne kadar, Allâh katında makbûl ve mûteber olup hesabı sorulmayacak bir tek hayır işlediğime inanmıyorum.
Eğer kendi nefsini bütün hayır işlerde iflâs etmiş olarak görmüyorsan bu, cehâletin en son noktasıdır. Eğer iflâs etmiş olarak biliyorsan Allâh’ın rahmetinden de ümitsiz olma.
*
Velîlerin nazarında günahkâr insan, yaralı bir kuş gibidir. Ona fayda verecek olan, öfke, şiddet ve kabalık değil; şefkat ve merhametle dolu nasîhattir. Zîrâ maksat ıslahtır; cezâlandırmak değildir. Bu sebeple Hak dostlarının îkâz ve öğütte bulunurken taşıdıkları hissiyât, hastahânede hastaların arasında dolaşan müşfik bir doktorun şifâ tezvî ederken sâhip olduğu hâlet-i rûhiyeye benzer. Lâkin bu gönül doktorlarının hastalara şefkatle tedâvî çâreleri sunmaları, bir kalbî eğitim ve öğretim netîcesindedir. Bu eğitimin özü, mânevî terbiyedir. Mânevî hastalıklar karşısında bizler de eğitime muhtâcız. Bu da ancak Hak dostlarının himmet, îkâz ve nasîhatlerinden hisse alıp intibâha gelmekle gerçekleşebilir.
Nitekim eşsiz bir cihangir olan Yavuz Sultan Selîm Hân, sâhip bulunduğu ihtişama, güce ve cihâna yön veren dirâyetine rağmen, dâimâ nefs engelini aşamamanın dehşeti içindeydi. Lalası Hasan Can’a; dünyevî zaferler netîcesinde nefsine mağlûb olabileceği ve rûhânî hayatının zedelenebileceği endişesi içinde, bir Hak dostunun irşâdına olan ihtiyacını, şu mısralarıyla ne güzel ifâde eder:
Pâdişâh-ı âlem olmak bir kuru kavgâ imiş
Bir velîye bende olmak cümleden âlâ imiş...
Ashâb-ı Kiram, îmân edip Rasûlullâh’a biat ederlerken birbirlerine nasihat etmeyi taahhüd ederlerdi. Nasîhatin ehemmiyeti bakımından Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem:
“Dîn nasîhattir, din nasîhattir, din nasîhattir!” (Buhârî, Îmân, 42) buyurmuştur.
Ey Rabbimiz! Hak dostlarının gönüllerindeki muhabbet ateşinden bizlere de bir kıvılcım lutfeyle! Mânevî himmetleriyle perverde olduğumuz Hak dostlarının feyizli îkâz, irşad ve nasîhatleriyle istikâmetlenmemizi nasîb eyle!..
Âmin!..
alıntı-osmannuritopbas.com
Dua gönülden gönüle kurulmuş bir köprüdür.Dua müminin silahı, dua her kapının anahtarıdır.Dua ibadetin özüdür.Hz.Peygamber ise,duayı.şöyle tanımlar: "Dua ibadetin ta kendisidir Dua ibadetin iliğidir özüdür." "ALLAH katında duadan daha kıymetli bir şey yoktur.” Dua, göklerin ve yerin nurudur ne duruyoruz. Hemen şimdi,şu anda ellerimizi açıp Rabbimize içtenlik ve samimiyetle duada bulunalım!
29 Ekim 2009 Perşembe
Derviş olmak
Evliya menkıbelerini okuduktan sonra, bende bir tasavvuf sevgisi başladı. Ben de bu yolda bir sofi olmak istiyorum. Ne yapmam gerekir?
CEVAP
Tasavvuf, İslamiyet’ten ayrı bir yol değildir.
İslamiyet’e tam uyan sofi olur.
İslamiyet’e uyabilmek için de, ehl-i sünnet itikadını, fıkıh bilgilerini iyi öğrenmek lazımdır.
Tasavvufta ince ve nazik edepler vardır. Herkes, bu edebe riayet edemez.
Onun için de gerçek derviş azdır.
Büyük zatlar buyuruyor ki:
Tasavvuf, sıkıntı çekmektir, rahatlıkta, tasavvuf olmaz.
Yani, âşıkın maşuku aramaya çalışması, maşuktan başkasıyla rahat etmemesi gerekir.
Maşuk, sevilen demektir, yani Allahü teâlâdır.
Derviş Allahü teâlânın sevgisiyle ve Onun sevgisine kavuşmak arzusuyla yanar.
Bilmediği, anlayamadığı bir aşk ile şaşkın haldedir.
Uykuları kaçar, gözyaşları dinmez.
Geçmişteki günahlarından utanarak başını kaldıramaz, her işinde Allah’tan korkar, titrer.
Allahü teâlânın sevgisine kavuşturacak işleri yapmak için çırpınır.
Her işinde sabreder ve affeder, her geçimsizlikte, sıkıntıda kusuru kendinde görür.
Her nefeste Allah’ı düşünür, gafletle yaşamaz, kimseyle tartışmaz.
Tartışmanın dostların dostluğunu azaltacağını, düşmanların da düşmanlığını artıracağını bilir.
Bir kalbi incitmekten korkar, kalbleri Allahü teâlânın evi bilir.
Derviş olmak isteyen, canını, malını, mülkünü düşünmemeli;
her işte Allahü teâlânın rızasını aramalıdır.
Dervişe ne iş verilirse, kibirlenmeden, arlanmadan yapar. Tuvalet temizle deseler, ömür boyu temizler. Onda âr, yani utanma olmaz.
Yunus Emre bu konuda diyor ki:
Ben dervişim diyene,
Bu yolda âr hiç olmaz.
Derviş olanın gönlü
Çok geniştir, dar olmaz.
Derviş gönülsüz olur,
Sövene dilsiz olur,
Dövene elsiz olur,
Kimseden bizar olmaz.
Derviş ise bir kişi,
Bulunmaz onun eşi,
Herkesle dostluk işi,
Arada ağyar olmaz.
Dervişin yok kimsesi,
Yoksulluk sermayesi,
Miskinlikten gayrisi,
Ona asla yâr olmaz.
Er elini almışsa,
Ona gönül vermişse,
İkrar ile gelmişse,
Gayri hiç inkâr olmaz.
Yunus gördün sen eri,
Bırak başka her piri,
Bozma girdiğin yeri,
Bunda tarumar olmaz.
dinimizislam
CEVAP
Tasavvuf, İslamiyet’ten ayrı bir yol değildir.
İslamiyet’e tam uyan sofi olur.
İslamiyet’e uyabilmek için de, ehl-i sünnet itikadını, fıkıh bilgilerini iyi öğrenmek lazımdır.
Tasavvufta ince ve nazik edepler vardır. Herkes, bu edebe riayet edemez.
Onun için de gerçek derviş azdır.
Büyük zatlar buyuruyor ki:
Tasavvuf, sıkıntı çekmektir, rahatlıkta, tasavvuf olmaz.
Yani, âşıkın maşuku aramaya çalışması, maşuktan başkasıyla rahat etmemesi gerekir.
Maşuk, sevilen demektir, yani Allahü teâlâdır.
Derviş Allahü teâlânın sevgisiyle ve Onun sevgisine kavuşmak arzusuyla yanar.
Bilmediği, anlayamadığı bir aşk ile şaşkın haldedir.
Uykuları kaçar, gözyaşları dinmez.
Geçmişteki günahlarından utanarak başını kaldıramaz, her işinde Allah’tan korkar, titrer.
Allahü teâlânın sevgisine kavuşturacak işleri yapmak için çırpınır.
Her işinde sabreder ve affeder, her geçimsizlikte, sıkıntıda kusuru kendinde görür.
Her nefeste Allah’ı düşünür, gafletle yaşamaz, kimseyle tartışmaz.
Tartışmanın dostların dostluğunu azaltacağını, düşmanların da düşmanlığını artıracağını bilir.
Bir kalbi incitmekten korkar, kalbleri Allahü teâlânın evi bilir.
Derviş olmak isteyen, canını, malını, mülkünü düşünmemeli;
her işte Allahü teâlânın rızasını aramalıdır.
Dervişe ne iş verilirse, kibirlenmeden, arlanmadan yapar. Tuvalet temizle deseler, ömür boyu temizler. Onda âr, yani utanma olmaz.
Yunus Emre bu konuda diyor ki:
Ben dervişim diyene,
Bu yolda âr hiç olmaz.
Derviş olanın gönlü
Çok geniştir, dar olmaz.
Derviş gönülsüz olur,
Sövene dilsiz olur,
Dövene elsiz olur,
Kimseden bizar olmaz.
Derviş ise bir kişi,
Bulunmaz onun eşi,
Herkesle dostluk işi,
Arada ağyar olmaz.
Dervişin yok kimsesi,
Yoksulluk sermayesi,
Miskinlikten gayrisi,
Ona asla yâr olmaz.
Er elini almışsa,
Ona gönül vermişse,
İkrar ile gelmişse,
Gayri hiç inkâr olmaz.
Yunus gördün sen eri,
Bırak başka her piri,
Bozma girdiğin yeri,
Bunda tarumar olmaz.
dinimizislam
cennet
Cennete yolculukta ,Allah’a, Ahirete ve Cennetin Varlığına inanmak,insana büyük bir güç ve Enerji veriyor..
Ama, acaba günümüz dünyasında kaç kişi Cennetin Varlığına bütün benliğiyle inanmaktadır..?
N e yazık ki,günümüzde pek çok müslümanın gönlünde Ahiret gününe samimi bir iman ve inanç yoktur..
İnanç,gönülleriniz derinliklerine gereği gibi Yerleşmemiştir.
Kendilerine Ahiret sorulduğu vakit,”Evet inanıyorum,doğrudur “Diyen dilleri ile ondan bahsederken ,kalpleri ciddiyetsizlikVe gaflet içindedir.
Evet zor zamanda bulunuyoruz..
Sanki Peygamberimizin,”zaman gelecek,kişinin İslamiyet’i Yaşaması elinde kor ateş tutar gibi zor olacak “mealindekiİhbarı tahakkuk etmiş gibi görünüyor..
Bunu bir imtihan kabul edip,bundan başarıyla Çıkmaya çalışmalıyız.
Böyle zor dönemlerde,yüreğimizle,sevgi ve nefretimizle nerede,Ne tarafta,kimin ve kimleri yanında olduğumuza bakmalıyız.
Kalp diriliği bakımından kıyamda olup olmadığımızı,ayakta Durup-duramadığımızı kontrol etmeliyiz.
Bilmeliyiz ki,Müslümanlar böyle çileli yıllar yaşayarak,Maddi ve manevi ızdıraplar çekerek,olgunlaşacak,Yanacak,pişecek,arınacak..Saf laşacak,ve tortularını atacaktır..
Hakiki ile sahte ,kalıcı ile geçici böylece belli olacaktır.
Hepimiz birer Cennet yolcusuyuz.Yapmakta olduğumuz bu yolculuk bir defa yapılacağını göre,Rehberimize (s.a.v.) iyi kulak vermeliyiz.
Sözlerini,açıklamalarını,uygulamalarını,dikkatle izlemeliyiz
Alıntı.
Ama, acaba günümüz dünyasında kaç kişi Cennetin Varlığına bütün benliğiyle inanmaktadır..?
N e yazık ki,günümüzde pek çok müslümanın gönlünde Ahiret gününe samimi bir iman ve inanç yoktur..
İnanç,gönülleriniz derinliklerine gereği gibi Yerleşmemiştir.
Kendilerine Ahiret sorulduğu vakit,”Evet inanıyorum,doğrudur “Diyen dilleri ile ondan bahsederken ,kalpleri ciddiyetsizlikVe gaflet içindedir.
Evet zor zamanda bulunuyoruz..
Sanki Peygamberimizin,”zaman gelecek,kişinin İslamiyet’i Yaşaması elinde kor ateş tutar gibi zor olacak “mealindekiİhbarı tahakkuk etmiş gibi görünüyor..
Bunu bir imtihan kabul edip,bundan başarıyla Çıkmaya çalışmalıyız.
Böyle zor dönemlerde,yüreğimizle,sevgi ve nefretimizle nerede,Ne tarafta,kimin ve kimleri yanında olduğumuza bakmalıyız.
Kalp diriliği bakımından kıyamda olup olmadığımızı,ayakta Durup-duramadığımızı kontrol etmeliyiz.
Bilmeliyiz ki,Müslümanlar böyle çileli yıllar yaşayarak,Maddi ve manevi ızdıraplar çekerek,olgunlaşacak,Yanacak,pişecek,arınacak..Saf laşacak,ve tortularını atacaktır..
Hakiki ile sahte ,kalıcı ile geçici böylece belli olacaktır.
Hepimiz birer Cennet yolcusuyuz.Yapmakta olduğumuz bu yolculuk bir defa yapılacağını göre,Rehberimize (s.a.v.) iyi kulak vermeliyiz.
Sözlerini,açıklamalarını,uygulamalarını,dikkatle izlemeliyiz
Alıntı.
Güneşe Yazı Yazılmaz..Yazılan Yazı Bozulmaz.
Çayından bir yudum aldı. Karşı masadaki delikanlıya bakarak gülümsedi.
- Evlat, dedi, dert etme bu kadar, her şey olacağına varır.
Genç adam gazetesinin arkasından kafasını kaldırıp ihtiyara baktı.
- Doğru baba, dedi, her şey olacağına varıyor. Gazetesini okumaya devam edecekti ki, ihtiyarın
sesini duydu tekrar:
- Güneşe yazı yazılmaz be yiğidim, bırak şu gazeteyi de gel hele.
Kalkıp ihtiyarın yanına doğru yürürken çay ocağına seslendi:
- Uğur abi, çaylar iki oldu!..
Çaylar geldi, ihtiyar adam iki şeker atıp karıştırmaya başladı. Bir yandan da ağır ağır anlatıyordu.
Çok eski zamanlarda çok uzaklarda bir ülke vardı. Dağların arkasında yemyeşil bir ovaya kurulmuş, insanların yüzünden gülücükler eksik olmayan, pırıl pırıl bir ülkeydi burası. Bu ülkenin insanları şimdi her zamankinden daha mutluydular. Çünkü yıllar sonra padişahlarının nihayet bir çocuğu olmuştu. Nur topu gibi, güzeller güzeli, elleri yumuk yumuk, yanakları al al bir kız bebek. Kurbanlar kesildi, günlerce ziyafetler verildi, eğlenceler yapıldı.
Günler günleri kovaladı, yıllar yılları. Güzelliği dillere destan bir prenses olmuştu o minik kız. Civar ülkelerden her gün bir haberci geliyor, ya prenslerinin ya krallarının hediyelerini sunuyorlar, evlenme tekliflerini iletiyorlardı.
Prenses mutluydu, babası üstüne titriyor, aman kızım, diyordu, acele etme karar vermekte. Bakalım zaman ne gösterir...
Padişah bir gün adeti olduğu üzere tebdil-i kıyafet, ülkesini gezmeye çıktı. Akşama kadar halkının arasında dolaştı. Ne aç bir insana rastladı ne bir dertliye ne de bir kimsesize. Sevinç içinde sarayının yolunu tuttu.
Dönüşte ırmağın kenarında oturan bir ihtiyar uzaktan dikkatini çekti. İhtiyar, yerden aldığı taşları birbirine bağlıyor, bir şeyler söyleyip ırmağa atıyordu. Padişah yaklaştı, selam verdi ve sordu:
- Hayırdır ihtiyar, ne yapıyorsun böyle?
- Kısmetleri birbirine bağlıyorum, dedi ihtiyar adam.
Padişah güldü:
- Öyle mi, şu attığın kimin kısmetiymiş bakalım?
- O mu? O padişahın kızıyla, uşağı Ahmet'in kısmeti...
Saraya döndüğünde bir sıkıntı bastı Padişah'ı. Böyle bir şey olabilir miydi? Kısmetleri birbirine bağlamak... Şu zenci uşak ve güzeller güzeli Prenses... Gözünün bebeği yani, canı, ciğerparesi, sevgili kızı... Olmaz öyle şey, dedi, ama şüphe kurdu düşmüştü bir kez içine. Sabaha kadar uyuyamadı. Sağa döndü, sola döndü, uyku girmedi gözüne. Arada bir dalıyor, sıçrayarak uyanıyordu. Kısmetler böyle bağlanmazdı, biliyordu bunu, ama ya doğruysa?
Sabah olduğunda kararını vermişti. Uşağını geri dönemeyeceği bir yere yollayacak, ondan kurtulacaktı. Bunu yapmak zorunda kaldığı için kendinden utanıyordu ama işi sağlama almak lazımdı. O ihtiyarı bulup kellesini vurdurmayı bile düşündü bir ara. Ama en ehveni Ahmet'i yollamak, ondan ve bu kısmet meselesinden kurtulmaktı.
Alelacele bir mektup yazdı, uşağını çağırttı. Karşısında durup kendisine şaşkın şaşkın bakan zavallı zenci uşağın gözlerine bakmaya çekiniyordu. Yüzünü pencereye döndü, elindeki mektubu gösterdi uşağa.
- Ahmet, dedi, şimdi bu mektubu alacaksın ve hiç
durmadan yürüyeceksin. Bunu güneşe götürmeni istiyorum senden. Bu hepimiz için çok önemli. Sakın bu mektubu vermeden geleyim deme!
Neye uğradığını şaşıran uşak, çaresiz emre itaat etti. Yol hazırlığını yaptı, mektubu sıkı sıkı sarıp sarmaladı, koynuna sakladı ve yola düştü. Hiç durmadan yürüyecekti, mektubu güneşe verecekti. Tastamam böyle demişti padişah. İyi de güneşi nasıl bulacaktı, bulsa da mektubu nasıl verecekti? Sıkıntı bastı Ahmet'i. Kafasını kaldırıp gökyüzüne baktı, güneşin olduğu yöne doğru yürümeye karar verdi.
Yürüdü uşak. Aylarca yürüdü. Azığı bitti, elbiseleri parçalandı, ayakları kan-revan içinde kaldı, o yürümeye devam etti. Koynundaki mektubu arada bir çıkarıp bakıyor, sağlam olduğunu görünce gülümseyerek yürümeye devam ediyordu.
Bu arada, her şey yine eskisi gibiydi ülkede. Padişah mutluydu Güzel kızının üstüne daha çok titriyor, onu daha bir seviyordu. Halk huzur içindeydi, her yer pırıl pırıldı yine. Baharın gelişiyle beraber bütün ülke çiçeklerle donanmıştı. Prenses, evlenmesi için babasının niçin bu kadar acele ettiğine anlam veremese de, yağmurlar, çiçekler, cıvıl cıvıl kuşlar, bahar güzeldi işte...
Padişah, Ahmet'in dönemeyeceğinden emindi. Çoktan ölmüş olmalıydı. Sadık bir uşaktı, verilen görevi yapmak için elinden geleni yapacaktı kuşkusuz. Ama güneşi bulmak, mektubu ona vermek, olacak şey miydi hiç? Zekâsına bir kez daha hayran oldu padişah.
Gün geçtikçe ümidi tükeniyordu uşağın. Üç mevsim geçmişti yola çıktığından beri. Bu güneşe varmak belli ki mümkün olmayacaktı. Koynunu yokladı, mektup sağlamdı. Kendisi kan-revan içindeydi, tanınmayacak hale gelmişti ama olsun, mektup sağlamdı yine de. Son bir gayretle yürümeye çalışıyordu. Tepedeyken bir ırmak görmüştü, oraya kadar bir varabilse, kana kana bir içse buz gibi suyu, üç mevsim daha yürürdü Ahmet.
Irmağa yaklaştığında ayakları vücudunu taşıyamıyordu artık. Dizlerinin üstünde sürünerek geldi suyun kenarına. Avuç avuç içti. Başını soktu ırmağın serin suyuna. Avuçlarını bir kez daha daldırdı. Bir de kafasını kaldırdı ki ne görsün? Güneş işte orada, tam karşısında, ırmağın içinde bir mücevher gibi parlıyor ve öylece durup, sanki kendisini görmesini bekliyordu. Sonunda bulmuştu işte. Sevinçle havaya zıpladı, elini koynuna attı, mektubu çıkarıp salladı, suya attı kendini, güneşe gidiyordu.
Uşağın gidişinden beri beş mevsim dönmüştü ülkede. Dört bir yanda düğün hazırlıkları yapılıyor, tellallar prensesin düğününe bütün halkın davetli olduğunu haber veriyorlardı. Prenses sonunda sevebileceği bir adam bulmuştu. Çok uzaklardan bir ülkenin padişahıydı bu genç adam. Padişah kızının mutluluğunu gördükçe daha bir seviniyor, kısmetleri birbirine bağlamakmış, diyordu gülerek, kısmetleri birbirine bağlamak... Hani, nerede?
Padişah çok sevmişti damadını. Uşak değildi her şeyden önce, hele zenci hiç değildi. Hem onda yıllardır tanıdığı birisinin kokusu vardı sanki. Üstelik bu padişah
her kimse, çok zengin biri olmalıydı. Prenses'e hediye ettiği bir tek mücevher, o zamana kadar verilenlerin hepsine bedeldi çünkü. Nihayet günü geldi, muhteşem bir düğün yapıldı ülkede.
Düğünün üçüncü gününün akşamıydı. Padişah ve yeni evliler akşam yemeğinde birlikteydiler. Padişah'ın hemen yanında damadı ve tahtının vârisi, karşısında karısı, onun yanında sevgili kızı... Mutluluk buydu işte!
Bir yandan sohbet edip gülüşüyorlar, bir yandan yemeklerini yiyorlardı. Genç damat kılıç kullanmayı nasıl öğrendiğini anlatıyor, av maceralarından bahsediyor, masadakileri kahkahaya boğuyordu. Bir ara eline bir bıçak aldı, ilk kılıç kullanmaya başladığı zamanlardaki acemiliklerini anlatıyordu. Elinden düşürdüğü bıçağı almak için eğildiğinde padişahın kendisine baktığını fark etti. Prenses kahkahalar atıyordu. Birden doğrulup açılan belini kapattı. Ama belindeki siyahlık gözünden kaçmamıştı Padişah'ın.
O gece yine uyuyamadı Padişah. Kendisi gibi bembeyaz bir adamdı damadı, ama beli bir zencininkinden farksızdı. Ahmet'i hatırlamaya çalıştı, yüzünü, konuşmasını, gülüşünü... Benziyorlar mıydı, böyle bir şey olabilir miydi? Olmazdı tabii. Hem o kadar da benzemiyordu. Ama genç adam neden telaşla belini kapatmıştı?
Yatağına tekrar uzandı, gözlerini tavana dikti. Kısmetleri birbirine bağlayan ihtiyarın yüzünü gördü. Gülüyordu. Çıldırdığını düşündü bir an. Gözlerini kapatıp, tekrar açtı, ihtiyar yoktu. Derin bir nefes aldı, hele sabah olsun, dedi, bunu anlamanın bir yolu bulunur elbet.
Günün ilk ışıkları sarayın camlarına vurduğunda, Prenses ve sevgili kocası çoktan bahçede gezmeye çıkmışlardı bile. Pencereden onları gören Padişah'in aklına bir plan geldi. Aceleyle üstünü giyindi, bahçeye çıktı. Onlara iyice yaklaştı, birini çağırır gibi arkadan seslendi:
- Ahmet!
Genç adam birden irkilerek dönüp Padişah'a baktı. Göz göze geldiler. Delikanlı gözlerini kaçırmaya çalışıyordu ama nafile. Çaresiz Padişah'ın yanına gelip durdu, başından geçenleri anlatmaya başladı.
Güneşi bir ırmağın içinde bulmuştu. Mektubu vermek için suya daldığında içleri mücevher dolu, açık kapaklarından ışıltılar saçan onlarca sandık görmüştü. Sudan çıktığında kuşağının sımsıkı sardığı beli hariç, bütün vücudu bembeyazdı. Sandıkları bir bir ırmağın kenarına taşımış, oturup en son sandıktan çıkan mektubu okumuştu. Sonrası, sonrasını biliyorlardı zaten. Padişah hayretle doğruldu oturduğu yerden;
- Mektup, dedi, o mektup nerede şimdi?
- Hiç yanımdan ayırmadım ki, diye cevapladı genç adam koynundan çıkardığı mektubu padişaha uzatarak.
Padişah aceleyle mektubu açtı, okumaya başladı:
"Güneşe yazı yazılmaz, yazılan yazı bozulmaz!"
- Evlat, dedi, dert etme bu kadar, her şey olacağına varır.
Genç adam gazetesinin arkasından kafasını kaldırıp ihtiyara baktı.
- Doğru baba, dedi, her şey olacağına varıyor. Gazetesini okumaya devam edecekti ki, ihtiyarın
sesini duydu tekrar:
- Güneşe yazı yazılmaz be yiğidim, bırak şu gazeteyi de gel hele.
Kalkıp ihtiyarın yanına doğru yürürken çay ocağına seslendi:
- Uğur abi, çaylar iki oldu!..
Çaylar geldi, ihtiyar adam iki şeker atıp karıştırmaya başladı. Bir yandan da ağır ağır anlatıyordu.
Çok eski zamanlarda çok uzaklarda bir ülke vardı. Dağların arkasında yemyeşil bir ovaya kurulmuş, insanların yüzünden gülücükler eksik olmayan, pırıl pırıl bir ülkeydi burası. Bu ülkenin insanları şimdi her zamankinden daha mutluydular. Çünkü yıllar sonra padişahlarının nihayet bir çocuğu olmuştu. Nur topu gibi, güzeller güzeli, elleri yumuk yumuk, yanakları al al bir kız bebek. Kurbanlar kesildi, günlerce ziyafetler verildi, eğlenceler yapıldı.
Günler günleri kovaladı, yıllar yılları. Güzelliği dillere destan bir prenses olmuştu o minik kız. Civar ülkelerden her gün bir haberci geliyor, ya prenslerinin ya krallarının hediyelerini sunuyorlar, evlenme tekliflerini iletiyorlardı.
Prenses mutluydu, babası üstüne titriyor, aman kızım, diyordu, acele etme karar vermekte. Bakalım zaman ne gösterir...
Padişah bir gün adeti olduğu üzere tebdil-i kıyafet, ülkesini gezmeye çıktı. Akşama kadar halkının arasında dolaştı. Ne aç bir insana rastladı ne bir dertliye ne de bir kimsesize. Sevinç içinde sarayının yolunu tuttu.
Dönüşte ırmağın kenarında oturan bir ihtiyar uzaktan dikkatini çekti. İhtiyar, yerden aldığı taşları birbirine bağlıyor, bir şeyler söyleyip ırmağa atıyordu. Padişah yaklaştı, selam verdi ve sordu:
- Hayırdır ihtiyar, ne yapıyorsun böyle?
- Kısmetleri birbirine bağlıyorum, dedi ihtiyar adam.
Padişah güldü:
- Öyle mi, şu attığın kimin kısmetiymiş bakalım?
- O mu? O padişahın kızıyla, uşağı Ahmet'in kısmeti...
Saraya döndüğünde bir sıkıntı bastı Padişah'ı. Böyle bir şey olabilir miydi? Kısmetleri birbirine bağlamak... Şu zenci uşak ve güzeller güzeli Prenses... Gözünün bebeği yani, canı, ciğerparesi, sevgili kızı... Olmaz öyle şey, dedi, ama şüphe kurdu düşmüştü bir kez içine. Sabaha kadar uyuyamadı. Sağa döndü, sola döndü, uyku girmedi gözüne. Arada bir dalıyor, sıçrayarak uyanıyordu. Kısmetler böyle bağlanmazdı, biliyordu bunu, ama ya doğruysa?
Sabah olduğunda kararını vermişti. Uşağını geri dönemeyeceği bir yere yollayacak, ondan kurtulacaktı. Bunu yapmak zorunda kaldığı için kendinden utanıyordu ama işi sağlama almak lazımdı. O ihtiyarı bulup kellesini vurdurmayı bile düşündü bir ara. Ama en ehveni Ahmet'i yollamak, ondan ve bu kısmet meselesinden kurtulmaktı.
Alelacele bir mektup yazdı, uşağını çağırttı. Karşısında durup kendisine şaşkın şaşkın bakan zavallı zenci uşağın gözlerine bakmaya çekiniyordu. Yüzünü pencereye döndü, elindeki mektubu gösterdi uşağa.
- Ahmet, dedi, şimdi bu mektubu alacaksın ve hiç
durmadan yürüyeceksin. Bunu güneşe götürmeni istiyorum senden. Bu hepimiz için çok önemli. Sakın bu mektubu vermeden geleyim deme!
Neye uğradığını şaşıran uşak, çaresiz emre itaat etti. Yol hazırlığını yaptı, mektubu sıkı sıkı sarıp sarmaladı, koynuna sakladı ve yola düştü. Hiç durmadan yürüyecekti, mektubu güneşe verecekti. Tastamam böyle demişti padişah. İyi de güneşi nasıl bulacaktı, bulsa da mektubu nasıl verecekti? Sıkıntı bastı Ahmet'i. Kafasını kaldırıp gökyüzüne baktı, güneşin olduğu yöne doğru yürümeye karar verdi.
Yürüdü uşak. Aylarca yürüdü. Azığı bitti, elbiseleri parçalandı, ayakları kan-revan içinde kaldı, o yürümeye devam etti. Koynundaki mektubu arada bir çıkarıp bakıyor, sağlam olduğunu görünce gülümseyerek yürümeye devam ediyordu.
Bu arada, her şey yine eskisi gibiydi ülkede. Padişah mutluydu Güzel kızının üstüne daha çok titriyor, onu daha bir seviyordu. Halk huzur içindeydi, her yer pırıl pırıldı yine. Baharın gelişiyle beraber bütün ülke çiçeklerle donanmıştı. Prenses, evlenmesi için babasının niçin bu kadar acele ettiğine anlam veremese de, yağmurlar, çiçekler, cıvıl cıvıl kuşlar, bahar güzeldi işte...
Padişah, Ahmet'in dönemeyeceğinden emindi. Çoktan ölmüş olmalıydı. Sadık bir uşaktı, verilen görevi yapmak için elinden geleni yapacaktı kuşkusuz. Ama güneşi bulmak, mektubu ona vermek, olacak şey miydi hiç? Zekâsına bir kez daha hayran oldu padişah.
Gün geçtikçe ümidi tükeniyordu uşağın. Üç mevsim geçmişti yola çıktığından beri. Bu güneşe varmak belli ki mümkün olmayacaktı. Koynunu yokladı, mektup sağlamdı. Kendisi kan-revan içindeydi, tanınmayacak hale gelmişti ama olsun, mektup sağlamdı yine de. Son bir gayretle yürümeye çalışıyordu. Tepedeyken bir ırmak görmüştü, oraya kadar bir varabilse, kana kana bir içse buz gibi suyu, üç mevsim daha yürürdü Ahmet.
Irmağa yaklaştığında ayakları vücudunu taşıyamıyordu artık. Dizlerinin üstünde sürünerek geldi suyun kenarına. Avuç avuç içti. Başını soktu ırmağın serin suyuna. Avuçlarını bir kez daha daldırdı. Bir de kafasını kaldırdı ki ne görsün? Güneş işte orada, tam karşısında, ırmağın içinde bir mücevher gibi parlıyor ve öylece durup, sanki kendisini görmesini bekliyordu. Sonunda bulmuştu işte. Sevinçle havaya zıpladı, elini koynuna attı, mektubu çıkarıp salladı, suya attı kendini, güneşe gidiyordu.
Uşağın gidişinden beri beş mevsim dönmüştü ülkede. Dört bir yanda düğün hazırlıkları yapılıyor, tellallar prensesin düğününe bütün halkın davetli olduğunu haber veriyorlardı. Prenses sonunda sevebileceği bir adam bulmuştu. Çok uzaklardan bir ülkenin padişahıydı bu genç adam. Padişah kızının mutluluğunu gördükçe daha bir seviniyor, kısmetleri birbirine bağlamakmış, diyordu gülerek, kısmetleri birbirine bağlamak... Hani, nerede?
Padişah çok sevmişti damadını. Uşak değildi her şeyden önce, hele zenci hiç değildi. Hem onda yıllardır tanıdığı birisinin kokusu vardı sanki. Üstelik bu padişah
her kimse, çok zengin biri olmalıydı. Prenses'e hediye ettiği bir tek mücevher, o zamana kadar verilenlerin hepsine bedeldi çünkü. Nihayet günü geldi, muhteşem bir düğün yapıldı ülkede.
Düğünün üçüncü gününün akşamıydı. Padişah ve yeni evliler akşam yemeğinde birlikteydiler. Padişah'ın hemen yanında damadı ve tahtının vârisi, karşısında karısı, onun yanında sevgili kızı... Mutluluk buydu işte!
Bir yandan sohbet edip gülüşüyorlar, bir yandan yemeklerini yiyorlardı. Genç damat kılıç kullanmayı nasıl öğrendiğini anlatıyor, av maceralarından bahsediyor, masadakileri kahkahaya boğuyordu. Bir ara eline bir bıçak aldı, ilk kılıç kullanmaya başladığı zamanlardaki acemiliklerini anlatıyordu. Elinden düşürdüğü bıçağı almak için eğildiğinde padişahın kendisine baktığını fark etti. Prenses kahkahalar atıyordu. Birden doğrulup açılan belini kapattı. Ama belindeki siyahlık gözünden kaçmamıştı Padişah'ın.
O gece yine uyuyamadı Padişah. Kendisi gibi bembeyaz bir adamdı damadı, ama beli bir zencininkinden farksızdı. Ahmet'i hatırlamaya çalıştı, yüzünü, konuşmasını, gülüşünü... Benziyorlar mıydı, böyle bir şey olabilir miydi? Olmazdı tabii. Hem o kadar da benzemiyordu. Ama genç adam neden telaşla belini kapatmıştı?
Yatağına tekrar uzandı, gözlerini tavana dikti. Kısmetleri birbirine bağlayan ihtiyarın yüzünü gördü. Gülüyordu. Çıldırdığını düşündü bir an. Gözlerini kapatıp, tekrar açtı, ihtiyar yoktu. Derin bir nefes aldı, hele sabah olsun, dedi, bunu anlamanın bir yolu bulunur elbet.
Günün ilk ışıkları sarayın camlarına vurduğunda, Prenses ve sevgili kocası çoktan bahçede gezmeye çıkmışlardı bile. Pencereden onları gören Padişah'in aklına bir plan geldi. Aceleyle üstünü giyindi, bahçeye çıktı. Onlara iyice yaklaştı, birini çağırır gibi arkadan seslendi:
- Ahmet!
Genç adam birden irkilerek dönüp Padişah'a baktı. Göz göze geldiler. Delikanlı gözlerini kaçırmaya çalışıyordu ama nafile. Çaresiz Padişah'ın yanına gelip durdu, başından geçenleri anlatmaya başladı.
Güneşi bir ırmağın içinde bulmuştu. Mektubu vermek için suya daldığında içleri mücevher dolu, açık kapaklarından ışıltılar saçan onlarca sandık görmüştü. Sudan çıktığında kuşağının sımsıkı sardığı beli hariç, bütün vücudu bembeyazdı. Sandıkları bir bir ırmağın kenarına taşımış, oturup en son sandıktan çıkan mektubu okumuştu. Sonrası, sonrasını biliyorlardı zaten. Padişah hayretle doğruldu oturduğu yerden;
- Mektup, dedi, o mektup nerede şimdi?
- Hiç yanımdan ayırmadım ki, diye cevapladı genç adam koynundan çıkardığı mektubu padişaha uzatarak.
Padişah aceleyle mektubu açtı, okumaya başladı:
"Güneşe yazı yazılmaz, yazılan yazı bozulmaz!"
Ey Rabbimiz..
Ey Rabbimiz,
Bizi Bağışlamanı ve Bize Yardım Etmeni Diliyoruz.
Ey Rabbimiz,Kendine Kul,Hz.Peygamber (SAV) Efendimize
Ümmet Olma Yolunda Bize Yardım Etmeni Diliyoruz.
Ey Rabbimiz,
Seni Noksan Sıfatlardan Tenzih Ederiz.
Senin Bize Öğrettiklerinden Başka Bizim Bilgimiz Yoktur.
Ey Rabbimiz,Şüphesiz Herşeyin En Doğrusunu Bilen Sensin
Ey Rabbimiz
Hamd Olsun Sana, Selam Olsun Seçkin
Kıldığın Kullarına
Ağzımızı açtığımızda gönlümüzü de açıyorsak;
o zaman söylemiş oluruz.
Ağzımızı açtığımızda gönlümüzü de açmamışsak;
o zaman sadece seslenmiş oluruz.
Ağzımızı da gönlümüzü de sımsıkı kapatmışsak;
o zaman bir çöl kadar ıssızlaşmış oluruz.
Ağzımızı kapatıp sadece gönlümüzü açmışsak;
o zaman sözün gerçeğine ulaşmış oluruz...
Alıntı.
Bizi Bağışlamanı ve Bize Yardım Etmeni Diliyoruz.
Ey Rabbimiz,Kendine Kul,Hz.Peygamber (SAV) Efendimize
Ümmet Olma Yolunda Bize Yardım Etmeni Diliyoruz.
Ey Rabbimiz,
Seni Noksan Sıfatlardan Tenzih Ederiz.
Senin Bize Öğrettiklerinden Başka Bizim Bilgimiz Yoktur.
Ey Rabbimiz,Şüphesiz Herşeyin En Doğrusunu Bilen Sensin
Ey Rabbimiz
Hamd Olsun Sana, Selam Olsun Seçkin
Kıldığın Kullarına
Ağzımızı açtığımızda gönlümüzü de açıyorsak;
o zaman söylemiş oluruz.
Ağzımızı açtığımızda gönlümüzü de açmamışsak;
o zaman sadece seslenmiş oluruz.
Ağzımızı da gönlümüzü de sımsıkı kapatmışsak;
o zaman bir çöl kadar ıssızlaşmış oluruz.
Ağzımızı kapatıp sadece gönlümüzü açmışsak;
o zaman sözün gerçeğine ulaşmış oluruz...
Alıntı.
Ölüm...Aşkımın Adı....
Kalbim özler seni
Gözlerimi senin sevdiğin şeylere çevirdim,
Kulaklarımı seni çağıranın ülkesine bıraktım.
Ve susan bir toprak gibi bitkin kaldım.
Biliyorum, çünkü senin sevgin yasamdan iyidir,
Senin isimlerin lezzetidir dilimin,
Kalbimi senin yoluna koydum.
Ve ellerimi senin dergahına açtım.
Nolur yalnız bırakma bizi.
Yalvarırım bizi bir an olsun bize terk etme.
Sevgin içimizde hep uyanık kalsın!
Ve biz daima seninle yaşayalım, seninle ebedi olalım!
Sevgiden öte bu Rabbim,
Sana AŞIĞIM.
Sen beni, kendine dost seçinceye kadar yaşat.
Ve aşkınla yandığım bir anda canımı al,
Ki, ÖLÜM “AŞKIMIN ADI”olsun!
Senai Demirci
Gözlerimi senin sevdiğin şeylere çevirdim,
Kulaklarımı seni çağıranın ülkesine bıraktım.
Ve susan bir toprak gibi bitkin kaldım.
Biliyorum, çünkü senin sevgin yasamdan iyidir,
Senin isimlerin lezzetidir dilimin,
Kalbimi senin yoluna koydum.
Ve ellerimi senin dergahına açtım.
Nolur yalnız bırakma bizi.
Yalvarırım bizi bir an olsun bize terk etme.
Sevgin içimizde hep uyanık kalsın!
Ve biz daima seninle yaşayalım, seninle ebedi olalım!
Sevgiden öte bu Rabbim,
Sana AŞIĞIM.
Sen beni, kendine dost seçinceye kadar yaşat.
Ve aşkınla yandığım bir anda canımı al,
Ki, ÖLÜM “AŞKIMIN ADI”olsun!
Senai Demirci
♥ Affınla Yeşert Kalplerimizi ♥
Beni kalbimin ellerine bırakma Ya Rabbi..
KALBİM Kİ KÖRDÜR istediğinden gayrısına
İstediğinin hayır mı, yoksa şer mi olduğuna
Beni kalbimin ellerine bırakma Ya Rabbi..
Kalbimin elinden çektim çekeceğimi yıllarca
Şimdi dönüp içimde bir karanlık görüyorsam
Ve bu karanlığın korkusuyla
Aydınlık sandığım her küçük yıldız böceğine koşuyorsam,
Bunu acizliğimin duası say Ya Rabbi
Cahilliğimi bağışla
Ve ihtiyacı neyse onunla nimetlendir kalbimi
Gözümün pınarında her daim yaş hazır bekliyor.
Yürek sanki bir açık yara, ne değse sızım sızım sızlıyor.
Canı yanınca feryad ediyor insan
Canı yanınca yanında kim varsa ona uzanıyor
Şifa senin elindedir Ya Rabbi.
Yanlış adreslerden çevir adımlarımı
Denenmiş yanlışlarla yeniden yanlışa düşürme beni..
Ben külhanbeyi cümlelerini çok kurdum
Külhanbeyliğine soyunup
Kul olduğumu hatırladığım yollarda çokça yoruldum
Şimdi birkaç hayat yaşamışçasına yorgun
Birkaç hayat yaşamışçasına bitiksem
Suçlu aramaya ne hacet
Suçlusu benim
Ben hem kendi hayatımın
HEM YİTİRDİĞİM ZAMANIN KATİLİYİM.
Şimdi ben adına herşeyimi tüketmiş kapında duruyorum
Bir aralasan rahmet perdeni diye dua dua bekliyorum
Ne hakkım var istemeye ne yüzüm biliyorum
Lakin senin keremine sınır konmaz.
Senin rahmetin öyle bir deryadır ki
benim günahlarım ona bent olmaz.
Affet Ya Rabbi
Affınla yeniden yeşert kalbimi
Affet Ya Rabbi
İSRAF ETMEME İZİN VERME KENDİMİ..
.*.*. AMİN .*.*.
KALBİM Kİ KÖRDÜR istediğinden gayrısına
İstediğinin hayır mı, yoksa şer mi olduğuna
Beni kalbimin ellerine bırakma Ya Rabbi..
Kalbimin elinden çektim çekeceğimi yıllarca
Şimdi dönüp içimde bir karanlık görüyorsam
Ve bu karanlığın korkusuyla
Aydınlık sandığım her küçük yıldız böceğine koşuyorsam,
Bunu acizliğimin duası say Ya Rabbi
Cahilliğimi bağışla
Ve ihtiyacı neyse onunla nimetlendir kalbimi
Gözümün pınarında her daim yaş hazır bekliyor.
Yürek sanki bir açık yara, ne değse sızım sızım sızlıyor.
Canı yanınca feryad ediyor insan
Canı yanınca yanında kim varsa ona uzanıyor
Şifa senin elindedir Ya Rabbi.
Yanlış adreslerden çevir adımlarımı
Denenmiş yanlışlarla yeniden yanlışa düşürme beni..
Ben külhanbeyi cümlelerini çok kurdum
Külhanbeyliğine soyunup
Kul olduğumu hatırladığım yollarda çokça yoruldum
Şimdi birkaç hayat yaşamışçasına yorgun
Birkaç hayat yaşamışçasına bitiksem
Suçlu aramaya ne hacet
Suçlusu benim
Ben hem kendi hayatımın
HEM YİTİRDİĞİM ZAMANIN KATİLİYİM.
Şimdi ben adına herşeyimi tüketmiş kapında duruyorum
Bir aralasan rahmet perdeni diye dua dua bekliyorum
Ne hakkım var istemeye ne yüzüm biliyorum
Lakin senin keremine sınır konmaz.
Senin rahmetin öyle bir deryadır ki
benim günahlarım ona bent olmaz.
Affet Ya Rabbi
Affınla yeniden yeşert kalbimi
Affet Ya Rabbi
İSRAF ETMEME İZİN VERME KENDİMİ..
.*.*. AMİN .*.*.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)