Rabbim hizmet kapısından Rahmet nazarından Cennet kokusundan Kendi rızasından mahrum etmesin Hayırlı Cumalar
Dua gönülden gönüle kurulmuş bir köprüdür.Dua müminin silahı, dua her kapının anahtarıdır.Dua ibadetin özüdür.Hz.Peygamber ise,duayı.şöyle tanımlar: "Dua ibadetin ta kendisidir Dua ibadetin iliğidir özüdür." "ALLAH katında duadan daha kıymetli bir şey yoktur.” Dua, göklerin ve yerin nurudur ne duruyoruz. Hemen şimdi,şu anda ellerimizi açıp Rabbimize içtenlik ve samimiyetle duada bulunalım!
27 Mayıs 2011 Cuma
Hayırlı Cumalar
Rabbim hizmet kapısından Rahmet nazarından Cennet kokusundan Kendi rızasından mahrum etmesin Hayırlı Cumalar
Dostun gönlü, dostuna karşı hassastır
Dostun gönlü, dostuna karşı hassastır, çok şeyler bekler ondan… Bu yüzden insan dostluk hukukuna çok dikkat etmelidir. Özellikle dostla hal ve harekete, konuşmaya özen göstermek gerekir. Çünkü bazı sözler, keskin kılıç gibidir, dostluğu keser, kalpte tedavisi zor yaralar açar, İnsan hayata daha çok dostlarıyla, sevdikleriyle tutunur. Sevinçlerini onlarla paylaşarak arttırırken, acılarını hüzünlerini yine onlarla paylaşarak azaltır.
Kişi, tanımadığı kimselerden bir kötülük, bir haksızlık gördüğünde çok incinmez, en azından hayal kırıklığına uğramaz ama dostundan gördüğü küçük bir eziyete bile katlanması çok zor olur.
Başkalarının, hakkında yanlış düşünmeleri insanı fazla üzmez, yıpratmaz; ama sevdiği birisi, hakkında yanlış düşünürse, zarar verecek bir davranışta bulunursa işte bu insanı üzer, incitir. O kişi sıradan biri değildir çünkü, belki en zor günlerinde yanında olmasını beklediği insandır.
Her şartta kalpteki muhabbet çiçeklerini kurutur. Bazen yerinde olmayan gereksiz bir istek, küçük bir tavır veya söz bile, çok büyük mutlulukların elden kaçırılmasına sebep olur.
Dostluk, fedakârlık ve emek ister. Her şeyi karşısındaki insandan bekleyerek elde edilemez hakikî dostluklar. Dostluk; mutluluk, üzüntü, hastalık, sağlık, darlık ve bollukta dostunun yanında olabilmektir.
Marifet iyi gün dostu olmak değildir. Sadece iyi gününde yanında olmak dostluk da değildir zaten. Sahte dostluktur olsa olsa..
Sevmenin ilk şartı, alçak gönüllü olmaktır. ikinci şartı, güler yüzlü, tatlı dilli olmaktır. Bir diğer şartı, insanlara hoşgörülü davranmak, karamsar olmamaktır. Dördüncü şartı, insanların kişiliğine saygı göstermek; ona emreden bir tavır içinde olmamaktır.
Günümüzde ahlâkî bozulmanın etkisi dostluklarda da gösteriyor kendisini maalesef. Artık menfaat hesapları ortaya girince dostlar birbirlerine taş atmaktan bile çekinmiyorlar. Ve nice pırlanta yürekli insanlar, çok önemsiz basit dünyevî meseleler uğruna birbirlerinden ayrı düşüyorlar.
Hayatımızda kaç tane güzel dostumuz var acaba? Ya da tersinden soracak olursak, şu kısa hayatta kaç kişi için gerçekten güzel bir dost, güzel bir kardeş olabildik?
Dostlarımıza, kardeşlerimize karşı hareketlerimize çok dikkat edelim ve kalplerini kırdıysak hemen özür dilemeyi de asla ihmal etmeyelim. Çünkü yarın özür dilemek için çok geç olabilir.
Ne mutlu İhlâs ve Uhuvvet anlayışının gereğini yerine getirebilenlere… Ne mutlu şu kısa hayatta en yakın dost, en fedakâr arkadaş, en güzel takdir edici yoldaş ve en civanmert kardeş olabilir .
16 Mart 2011 Çarşamba
Hani biz kardeştik!..

İnsan olabilmek, aşka, sevdaya, umuda hiç kapatmadan kapıları yaşayabilmek!..
Çok mu zor? Nedir ki dünya dediğin, bugün var olmak yarının güvencesi mi? Bir kapıdan girip diğer kapıdan çıkar gibi çekip gitmediler mi bizden öncekiler, bir el bile sallamadan, o uzun yolculuğa çıkmadılar mı haber vermeden?
Yıkılmadı mı dünyalarımız, defalarca kaybedilen sevgililer uğruna? Ağlamadı mı gözlerimiz, verilen tesellilere aldırmadan? Kim kaldı ki yanımızda? Kim terk etmenin fermanına imza atmadı ki?..
Ayrılıklar hep vardı ve hep acıydı. Sevdiklerimizin kıymetini, kaybettiğimiz gün anlamının hüznünü yaşadık çok defa. Kardeş bildiğimize kardeş olamayışımız, el uzatamayışımız başını eğdi vicdanlarımızın…
Nedense hep en son noktada kendini gösterdi, sevgi adına yaşanması gerekenler. Oysa geç olmadan uyanmak gerekmez mi güneşin doğuşunu kaçırmamak için, arkadaşın, dostun, kardeşin kıymetini kaybetmeden fark etmek gerekmez mi?
Dünya var olalı beri, kardeşlik de vardı elbette. Firavuna inat, şeytana inat…
Neydi kardeşlik?
Sahi, unuttuk mu bu kelimenin anlamını? Rafa mı kaldırdık uzun zamandan beri, ‘çağdaş’ denilen dünyanın, çağdaş ayaklarına mı ezdirdik yoksa?
Sahi, unuttuk mu bu kelimenin anlamını? Rafa mı kaldırdık uzun zamandan beri, ‘çağdaş’ denilen dünyanın, çağdaş ayaklarına mı ezdirdik yoksa?
Neydi kardeşlik?
Sadece kanımızdan olana verilen isim mi? Eğer öyleyse din kardeşliğimiz ne olacak? İnsan olmanın kardeşliği ne olacak?..
Sadece kanımızdan olana verilen isim mi? Eğer öyleyse din kardeşliğimiz ne olacak? İnsan olmanın kardeşliği ne olacak?..
Allah’ın emrettiği, Peygamberin (sav) sünneti olan kardeşlik ne olacak? “Sizden biriniz, kendisi için sevdiğini, kardeşi içinde sevmedikçe tam iman etmiş olamaz” demiyor muydu Efendimiz? (Buhari, Müslüm)
Ne oldu da sarsıldı bağlarımız? Kopma noktasına getiren neydi sevgimizi?..
Bu kadar mı kapıldık dünyanın aldatıcılığına? Sırtımız ne zamandan beri döndü, bizden olana? Hani “komşusu açken tok yatan bizden değildir” demişti Efendimiz (sav)? Kalbimizin titremesi gerekmez miydi bu hadis-i şerif karşısında?
Hatta varsa kardeşimize bir vefasızlığımız, yıkılmamız gerekmez miydi o anda?..
Ne diyordu Rabbimiz “Şüphesiz ki müminler kardeştir. O halde iki kardeşinizin arasını bulun. Allah’tan korkun ki merhamet bulasınız…” (Hûcurat 10) Hani, öyle zatlar vardı ki yaşlandırmıştı onları inen bir ayet, yatağa düşürmüştü kimilerini, emredilen bir görev… Hatta ölenler olmuştu korkusundan, hüznünden…
Şimdi bize ne oldu da unuttuk bu değerleri?..
Ne oldu da düştük birbirimize?
Ne oldu da kardeşliği bir kenara bırakıp “şucu ya da bucu” diye vasıflandırdık birbirimizi?
Ne oldu da düştük birbirimize?
Ne oldu da kardeşliği bir kenara bırakıp “şucu ya da bucu” diye vasıflandırdık birbirimizi?
Olmadı işte…
Bu değildi emredilen, böyle yaşanmazdı kardeşlik dediğin. Ve kardeş olabilmek için insan olmak yeterdi. En azından, soyuna bakmadan, rengine bakmadan, dinine bakmadan el uzatmaktı bize düşen…
Bu değildi emredilen, böyle yaşanmazdı kardeşlik dediğin. Ve kardeş olabilmek için insan olmak yeterdi. En azından, soyuna bakmadan, rengine bakmadan, dinine bakmadan el uzatmaktı bize düşen…
Yere düşeni tutup kaldırmak, uzaklarda olan birinin kanayan yarası için dua etmek ve onun için ağlamaktı aslolan.
Siz bakmayın, Kabil’in kardeşine düşman oluşuna…
Siz bakmayın onun nefsine yenilişine ve yıkılışına. İbret olması için yaşanır bazen yaşananlar. Siz bakmayın Kabil’e, Firavun’a, zulme teşvik eden nefislere.
Siz bakmayın onun nefsine yenilişine ve yıkılışına. İbret olması için yaşanır bazen yaşananlar. Siz bakmayın Kabil’e, Firavun’a, zulme teşvik eden nefislere.
Siz bakın Kur’an ne diyor? Can tanesi ayette “Hani, siz birbirinizin düşmanları idiniz de O (cc) kalplerinizi ısındırıp birleştirmişti. İşte, onun bu nimeti sayesinde din kardeşleri olmuştunuz.” (Al-i İmran, 103)
Biz kardeşiz demek ki… Öyle diyor Yaradan. Ve biz öyle bir kardeşlik kurmalıyız ki cennette yaşanılası kardeşliklere köprü olsun. Bugün sevgiyle tutuşan ellerimiz, yürek bağlarımız, bizleri yarın ötelerde de buluştursun…
Gelin, koparmayalım bağlarımızı, Hz. Peygamberi (sav) tebessüm ettirelim kardeşliğimizle...
Ötelerde sırtımız dönmesin birbirimize.
Gelin yürekleri kaynaştırma vakti olsun bu vakit…
Gelin yürekleri kaynaştırma vakti olsun bu vakit…
Kahrolup gitsin şeytan, hiç gelmemek üzere ve yıkılıp gitsin, kardeşliği sözleriyle bakışlarıyla vurmak isteyenler.
Gelin, bu konuda da Kur’an’ı ve Sünnet’i rehber edinelim. Birimiz (Hz.) Aişe olalım, birimiz (Hz.) Fatıma, birimiz (Hz.) Ali, birimiz (Hz.) Ömer…
Gelin, bir Sahabe tebessümünde can bulsun gülüşlerimiz, kardeşliğimiz.
ZEYNEP YETER ARSLAN
16 Şubat 2011 Çarşamba
Gaflet İle İlgili Hadis
Gaflet İle İlgili Hadis"Allahım beni göz açıp kapayıncaya kadar bile nefsimle başbaşa bırakma" İbn-i Hanbel, V, 42
Sözlükte terk etmek, önemsememek, yanılmak, ihmal etmek, dalgınlık ve dikkatsizlik gibi mânalara gelen gaflet, dinî literatürde Allah'a ve bildirdiği hakikatlere karşı ilgisiz kalmak, onları unutmak, nefsin heva ve hevesine uymak diye tarif edilebilir.
Gaflet, Kur'ân-ı Kerîm'de bilhassa inkar edenlerin vasfı olarak zikredilmektedir. Mesela bir âyet-i kerîmede hayvanlardan daha aşağı seviyede bulunan ve kalpleri mühürlü olan inkarcılar, gâfiller diye nitelenirken, (el-A'râf 7/179) yine aynı vasıftaki şahıslardan bahseden bir başka âyet-i kerîme şu mealdedir:
"İşte onlar Allah'ın kalplerini, kulaklarını ve gözlerini mühürlediği kimselerdir ve onlar gâfillerin tâ kendileridir." (en-Nahl 16/108)
Diğer taraftan Efendimiz -sallallâhu aleyhi ve sellem-'in şahsında mü'minlerin, gaflet hastalığına karşı şöyle uyarıldığını görmekteyiz:
"Kendi kendine, yalvararak ve ürpererek yüksek olmayan bir sesle sabah-akşam Rabbini zikret, gâfillerden olma!" (el-A'râf 7/205)
Başka bir âyette de Allah'ı çok az zikretmenin iki yüzlülerin (münafıkların) işi olduğu şu ifadelerle beyan edilir:
"Namaza kalktıkları zaman üşene üşene kalkarlar; insanlara gösteriş yaparlar; Allah'ı pek az zikrederler . " (en-Nisâ 4/142)
Efendimiz -sallallâhu aleyhi ve sellem- de:
"Allahım beni göz açıp kapayıncaya kadar bile nefsimle başbaşa bırakma" (İbn-i Hanbel, V, 42) diye duâda bulunarak elden geldiği kadar gaflet hastalığından uzak kalmaları hususunda ümmetine üsve-i hasene olmuştur. Zaten "tahdîs-i nimet" kabilinden söylediği "gözlerim uyusa da kalbim uyumaz" (Müslim, Müsâfirîn, 125) ifadeleri, Fahr-i Kâinât -sallallâhu aleyhi ve sellem-'in tam bir kalp uyanıklığına sahip olduğunu göstermektedir.
Âyet ve hadislerden anladığımıza göre gaflet, aslında zikrin zıddıdır. Yani "Allah'ı kalpte hatırlamak ve dilde yâd etmek" şeklinde tarif edebileceğimiz zikir, devamlı bir hatırlama ve anmayı, hatta gönülden hiç çıkarmamayı ifade ederken, gaflet ise Allah'ı unutma, heva ve hevese tâbî olma anlamına gelir. Resûl-i Ekrem -sallallâhu aleyhi ve sellem- Allah'ı zikredenle, etmeyeni diri ile ölüye benzetmekte (Buhârî, Deavât, 66) böylece kalbin hayatiyetinin ancak zikre devamla gerçekleşeceğine, gafletin ise, kalbin ölümüne sebep olacağına vurgu yapmaktadır. Yine Allah'ı hatırlama ve bir çeşit zikir olan namazın îfâsı husûsunda gerekli ihtimamı göstermeyen kimselerin "Yazıklar olsun o namaz kılanlara ki onlar namazlarından gâfildirler" (el-Mâûn 107/4-5) itabına muhatap olduklarını görmekteyiz. Bir hadis-i şerifte de benzer kimseler hakkında:
"Nice oruç tutanlar vardır ki onların nasibi açlık ve susuzluk, nice gece ibadetine kalkanlar vardır ki onların nasibi de ancak uykusuzluktur" buyrulmuştur. (İbn-i Hanbel, II, 373) Ayrıca ibadetin özü olan duânın duyarlı bir gönülle yapılmasını tavsiye eden Efendimiz -sallallâhu aleyhi ve sellem- gâfil, hevâ ve hevesine tâbi olan bir kalbin duâ ve niyâzının kabul olmayacağını şöyle bildirmiştir:
"Allah'a kabul edileceğine yakinen inanarak duâ ediniz! Zira Allah Teâlâ gâfil bir kalple yapılan duâyı kabul etmez." (Tirmizî, Deavât, 65)
Hz. Peygamber -sallallâhu aleyhi ve sellem- bir başka hadislerinde, kulluk ve cemaat şuurundan uzaklaşan insanların, kalplerinin mühürlenmesiyle gaflet hastalığına maruz kalacaklarını şu şekilde dile getirmiştir:
"Bir takım kimseler, ya cuma namazını terk etmekten vazgeçerler yahut Allah Teâlâ onların kalplerini mühürler de artık gâfillerden olurlar." (Müslim, Cum'a, 40) Cuma namazı gibi farz ibadetin terki bir yana, hatta gülmek gibi tabii bir davranışın bile haddinden fazla olduğu takdirde kalbin aslî işlevine ve manevî sıhhatine zarar vereceğine işaret edilmiştir. Peygamber Efendimiz şöyle buyurur:
"Çok gülmeyiniz! Çünkü çok gülmek kalbi öldürür." (Tirmizî, Zühd, 2)
Kur'ân-ı Kerîm'in "Şâyet mü'minseniz" 1ihtarını ihtiva eden âyetleri ve Hz. Peygamber -sallallâhu aleyhi ve sellem-'in:
"Kişi mü'min olduğu halde zina edemez, mü'min olduğu halde içki içemez, mü'min olduğu halde hırsızlık yapamaz" (İbn-i Mâce, Fiten, 3) şeklindeki nebevî beyanları, mü'minlerin gaflet karanlıklarından uzak kalıp daima îmân aydınlığında bulunmalarının zaruretine vurgu yapmaktadır.
Netice itibariyle mü'minler, inkarcıların bariz özelliği olan gafletten şiddetle sakınmalı, bu hususta Efendimiz'in örnek hayatından hissedar olmalıdırlar. Allah bu tür hastalıklardan bütün Müslümanları muhafaza buyursun!
ÜSVE-İ HASENE ÖMER ÇELİK-MUSTAFA ÖZTÜRK-MURAT KAYA
26 Ocak 2011 Çarşamba
Sevmeyen Sevdiremez,Bilmeyen Bildiremez,Yanmayan Yandıramaz.

“Ben gizli bir hazineydim. Bilinmek istedim, aşkımdan Habîbim’i yarattım. O’nun aşkından da bütün kainatı yarattım.”
Allah celle celaluhu Habîbi’ni kendisini tanıması için yarattığı gibi, bütün mahlukatını da hem kendisini hem de Habîbi’ni tanımaları için yaratmıştır.
Tanımanın evvel emirde ilk basamağı, bilmekten geçmektedir. Bildikçe sevgi, sevdikçe de yakınlık artacaktır. Bu yakınlık öyle bir safhaya gelecektir ki, sevilende yok olma hâli tahakkuk edecektir. Bundan sonra ise seven değil, sevilenden başka ortada bir şey kalmayacaktır.
Bir şeyi hakikatiyle bilmeden bildirmek, bildirmek istediğimiz şeyi eksik ve kemâlinden uzak bir hâlde bildirmemize neden olmaktadır. Hele de son ve Hakk katında tek razı olunan din olan İslâm’ın önderi, Peygamberler Sultanı Hazreti Muhammed Mustafa (s.a.s.)’yı kâmilen bilmeden, tanımadan, sevmeden O’nu ve dinini Allah’ın murat ettiği hâl üzere anlamak ve anlatmak imkansızdır. Evet, bu durum çok daha nazik bir hâl arz etmektedir.
Dini, Peygamberler Sertacı’nı (s.a.s.) anlatmaya talip olanlar, neye talip olduklarının bilincinde olmalılar. En önemlisi de yaşayışlarını bu bilinç doğrultusunda düzenlemelidirler. Onu anlatırken, O’ndan bahsederken süslü kelimeler kullanmaya özen göstermekle birlikte, O’nun yaşantısını hayatımıza geçirirken aynı özen ve hassasiyetten uzak bir hâl yaşamak bu uğurda gayret gösterenler için büyük bir gaflettir.
Kendi nefisine faydası olmayan bir bilginin başkaları üzerinde ne kadar tesiri olabilir ki? Bu uğurda gayret gösterenler, öncelikle Rasûlullah’ın hayatıyla kendi hayatlarını karşılaştırarak gözden geçirmeli, eksikleri telafi etmeli ve mutlaka kendi hevâ ve heveslerini terk edip Rasûlullah’ın istek ve arzularına, o güzel ahlâkına kayıtsız şartsız teslim olmalı, boyun bükmelidir. Böyle olmazsa istikamet üzere bir sevgi, istikamet üzere bir hayat yakalamamız mümkün değildir. Ortadan olan kuru bir iddiadan ve hesabı ağır bir ameliyeden başka bir şey değildir.
Rasûlullah (s.a.s.)’in arzu ve isteklerinde Allah’ın rızası ve dinin ihyası varken, bunun aksine kendi arzu ve isteklerimizle hareket etmemizde nefsimizin ihyası vardır. Allah (c.c.), Habîbi’ne tabi olarak ve kendi yüce rızasını gözeterek yapılan işlere rahmet nazarıyla tecelli eder. Onlarda bereket halk eder ki, ancak menşei, itaatı Rasûlullah ve ihyâ-ı sünnet olan işlerin dünya ve ahiret bereketi olacaktır.
Dinimizi aldığımız kişilere dikkat etmemiz gerekir. Dini istikamet üzere olmayan bir kalpten din öğrenilmez. Allah ve Rasûlü’nün yolundan gitmeyenden din öğrenilmez. Hikmet sözünü kendisine kılıf, örtü yapmış, haramlarla iştigal edenden kişilerden din öğrenilmez. Dünya ve ahretinizi mahvedecek değil, mamur edecek insanlarla oturup kalkmamız gerekir.
Gönlü peygamber aşkıyla dolu olan bir gönülden ancak peygamberî ahlâkın güzellikleri talim edilir. Bu güzellik, o irfan ve ihlâs sahibi gönüldeki sevginin itaat olarak dışa yansımasıdır.
Rasûlullah’ın sünnetlerini hayatında canlı tutanlar, Sevgili Peygamberimizin sevgisini gönüllerinde canlı tutanlardır. Rasûlullah’ın sünnetinden uzak bir hayat yaşayanlar, O’nun sevgisinden de uzaktırlar. Dilleri ne söylerse söylesin, gönüllere bu sözleri tesir etmez.
Doğduğu günden itibaren ümmeti için göz yaşı döken Peygamber Efendimiz (s.a.s.) için, O’nun sevgisinden iki damla gözyaşı akıtabildik mi? Dilimizdeki samimiyet sözlerini acaba göz yaşlarımız doğruluyor mu? ‘Yâ Rabbi! Habîbin’i bizlere nasip ettiğin için sana sonsuz hamdolsun’ diyerek dua edip kirpiklerimizi ıslatabildik mi? Bu sevgilerle ıslatılan gözlerin cehenneme haram kılındığını hiç düşündük mü? Gelin bunları şu gönlerinde hâlimizi yeniden gözden geçirelim, eksiklerimizi düşünelim ve onların telafisi için gayrette bulunalım.
Sanır ki benim sevdam dağlar kadar yücedir.
Hani sevgiliye uyan haller sen de nerdedir?
Uymadan Rasûl’e, sevgi iddia etmek bî edeptir.
Sahabe-yi Kiram, bizim için en güzel örnektir.
Gönlü sevgi ile dolan insanların pınarlarından sevgi akar. O gönle mûtî olanlar, kana kana bu sevgiden tadar. Sevmeyen sevdiremez, bilmeyen bildiremez, yanmayan yandıramaz sözü, böylece hakikat olarak ortaya çıkar.
Allah’ım! Gönüllerimizi, Sen’i ve Rasûlün’ü seven gönüllerle ünsiyet ettir. Taklîdî olarak değil, tahkîkî olarak Sana ve Rasûlün’e uymayı nasip et bizlere.
Mehmet YALÇIN
AMİN .
Allah celle celaluhu Habîbi’ni kendisini tanıması için yarattığı gibi, bütün mahlukatını da hem kendisini hem de Habîbi’ni tanımaları için yaratmıştır.
Tanımanın evvel emirde ilk basamağı, bilmekten geçmektedir. Bildikçe sevgi, sevdikçe de yakınlık artacaktır. Bu yakınlık öyle bir safhaya gelecektir ki, sevilende yok olma hâli tahakkuk edecektir. Bundan sonra ise seven değil, sevilenden başka ortada bir şey kalmayacaktır.
Bir şeyi hakikatiyle bilmeden bildirmek, bildirmek istediğimiz şeyi eksik ve kemâlinden uzak bir hâlde bildirmemize neden olmaktadır. Hele de son ve Hakk katında tek razı olunan din olan İslâm’ın önderi, Peygamberler Sultanı Hazreti Muhammed Mustafa (s.a.s.)’yı kâmilen bilmeden, tanımadan, sevmeden O’nu ve dinini Allah’ın murat ettiği hâl üzere anlamak ve anlatmak imkansızdır. Evet, bu durum çok daha nazik bir hâl arz etmektedir.
Dini, Peygamberler Sertacı’nı (s.a.s.) anlatmaya talip olanlar, neye talip olduklarının bilincinde olmalılar. En önemlisi de yaşayışlarını bu bilinç doğrultusunda düzenlemelidirler. Onu anlatırken, O’ndan bahsederken süslü kelimeler kullanmaya özen göstermekle birlikte, O’nun yaşantısını hayatımıza geçirirken aynı özen ve hassasiyetten uzak bir hâl yaşamak bu uğurda gayret gösterenler için büyük bir gaflettir.
Kendi nefisine faydası olmayan bir bilginin başkaları üzerinde ne kadar tesiri olabilir ki? Bu uğurda gayret gösterenler, öncelikle Rasûlullah’ın hayatıyla kendi hayatlarını karşılaştırarak gözden geçirmeli, eksikleri telafi etmeli ve mutlaka kendi hevâ ve heveslerini terk edip Rasûlullah’ın istek ve arzularına, o güzel ahlâkına kayıtsız şartsız teslim olmalı, boyun bükmelidir. Böyle olmazsa istikamet üzere bir sevgi, istikamet üzere bir hayat yakalamamız mümkün değildir. Ortadan olan kuru bir iddiadan ve hesabı ağır bir ameliyeden başka bir şey değildir.
Rasûlullah (s.a.s.)’in arzu ve isteklerinde Allah’ın rızası ve dinin ihyası varken, bunun aksine kendi arzu ve isteklerimizle hareket etmemizde nefsimizin ihyası vardır. Allah (c.c.), Habîbi’ne tabi olarak ve kendi yüce rızasını gözeterek yapılan işlere rahmet nazarıyla tecelli eder. Onlarda bereket halk eder ki, ancak menşei, itaatı Rasûlullah ve ihyâ-ı sünnet olan işlerin dünya ve ahiret bereketi olacaktır.
Dinimizi aldığımız kişilere dikkat etmemiz gerekir. Dini istikamet üzere olmayan bir kalpten din öğrenilmez. Allah ve Rasûlü’nün yolundan gitmeyenden din öğrenilmez. Hikmet sözünü kendisine kılıf, örtü yapmış, haramlarla iştigal edenden kişilerden din öğrenilmez. Dünya ve ahretinizi mahvedecek değil, mamur edecek insanlarla oturup kalkmamız gerekir.
Gönlü peygamber aşkıyla dolu olan bir gönülden ancak peygamberî ahlâkın güzellikleri talim edilir. Bu güzellik, o irfan ve ihlâs sahibi gönüldeki sevginin itaat olarak dışa yansımasıdır.
Rasûlullah’ın sünnetlerini hayatında canlı tutanlar, Sevgili Peygamberimizin sevgisini gönüllerinde canlı tutanlardır. Rasûlullah’ın sünnetinden uzak bir hayat yaşayanlar, O’nun sevgisinden de uzaktırlar. Dilleri ne söylerse söylesin, gönüllere bu sözleri tesir etmez.
Doğduğu günden itibaren ümmeti için göz yaşı döken Peygamber Efendimiz (s.a.s.) için, O’nun sevgisinden iki damla gözyaşı akıtabildik mi? Dilimizdeki samimiyet sözlerini acaba göz yaşlarımız doğruluyor mu? ‘Yâ Rabbi! Habîbin’i bizlere nasip ettiğin için sana sonsuz hamdolsun’ diyerek dua edip kirpiklerimizi ıslatabildik mi? Bu sevgilerle ıslatılan gözlerin cehenneme haram kılındığını hiç düşündük mü? Gelin bunları şu gönlerinde hâlimizi yeniden gözden geçirelim, eksiklerimizi düşünelim ve onların telafisi için gayrette bulunalım.
Sanır ki benim sevdam dağlar kadar yücedir.
Hani sevgiliye uyan haller sen de nerdedir?
Uymadan Rasûl’e, sevgi iddia etmek bî edeptir.
Sahabe-yi Kiram, bizim için en güzel örnektir.
Gönlü sevgi ile dolan insanların pınarlarından sevgi akar. O gönle mûtî olanlar, kana kana bu sevgiden tadar. Sevmeyen sevdiremez, bilmeyen bildiremez, yanmayan yandıramaz sözü, böylece hakikat olarak ortaya çıkar.
Allah’ım! Gönüllerimizi, Sen’i ve Rasûlün’ü seven gönüllerle ünsiyet ettir. Taklîdî olarak değil, tahkîkî olarak Sana ve Rasûlün’e uymayı nasip et bizlere.
Mehmet YALÇIN
AMİN .
8 Ocak 2011 Cumartesi
Abdulkadir Geylani Hz. (ks) İnciler

Abdulkadir Geylani Hz. (ks) İnciler
İmanın eksikliği oranında rızık peşine düşer, fazlalığı nispetinde bu sevdadan vazgeçersin Duayı bırakmak bir azamet, dua ile meşgul olmak ruhsattır İnsanların büyük çoğunluğunun helak sebebi küçük günahları iken, zahit zatların felaketi şehvetleridir Sen ‘’La ilahe illallah’’ dediğinde bir iddiada bulunuyorsun; bu nedenle sana şöyle denilir: ‘’Ey iddia sahibi böyle diyorsun ama belgen var mı?Belgen nedir?’’ Kötülerle dostluğun iyi kişiler hakkında su-i zanda bulunmana sebebiyet verir Bir bedel karşılığı yaptığın her amel senin, Allah rızasını amaçlayarak işlediğin her amel de O’nun içindir.Açalım:Bir iş yaptığında bunun bedelini beklersen sana bunun karşılığı yaratık olarak verilir.Ama yaptığın işi Allah için gerçekleştirirsen, mükafatında O’na yaklaşmak olur Tasavvuf yolunda konuşmak son merhaledir başlangıçta değil Toprak başına, Allah Teala dünyalık payını takdir edip işini bitirmişken, payının eline geçeceği zamanları belirlemiş Allah, sen hala kalbini dünyalık meselelere takarak ziyan ediyorsun.Bu süreç kendisince bilinmekte, sen ister iste ister isteme her gün rızkın yenilenerek sana gelecek.Gösterdiğin hırs sadece seni Allah katında rezil eder, mahlukat gözünde küçük düşürür Cemaat!Aziz ve Celil Allah’a ve mahlukata karşı büyüklük taslamayı bırak, seviyenizi biliniz, benliğinizde alçak gönüllü olunuz.Öyle ya ilk haliniz bayağı bir sudan ibaret olan pis bir meni, sonunuz da atılmış bir leştir.Tamahkarlığın yedip hevesinin ağına düşen, hevesinin kendisinin hükümdarların kapılarına sürükleyerek ezeli taksimde payına düşmemiş şeyleri ısrarla isteyen ve ezelde payına düşeni zillet ve horlukla isteyen kişilerden olmayınız.Peygamber - sallahu aleyhi ve sellem – şöyle buyurmuştur:’’Aziz ve Celil Allah’ın kuluna en ağır cezası, ezelde payına düşmemiş şeyi istetmesidir –İmanın eksik zayıf biri isen bu halin sürdüğü sürece geçimini düzeltmeğe, maişetini yoluna koymaya bak, insanlara muhtaç olmamak için gerekli önlemleri al, aksi takdirde dinini onlar için ayaklar altına alır, dinini istismar ederek onların malını yersin.Ama imanın güçlenip olgunlaştığında Allah’a tevekkül et, sebeplerden sıyrıl, Allah dışıdaki tanrılarla alakanı kes, kalbinle tüm varlıklardan uzaklaş.Bu halinle kalbini bedenden, ailenden, dükkanından, tanıdıklarından uzaklaştırır, elindekileri ailene, kardeşlerine ve akranlarına teslim edersin.Adeta ölüm meleği ruhunu almış, ölüm tarafından kapılmış, toprak tarafından yutulmuş gibi olursun, bir bakıma kader dalgaları, ezelde sebkat etmiş kudret seni ilim deryasına götürür ve burada boğar.Bu makama ulaşana sebepler zarar vermez; çünkü sebepler kişinin dış dünyasında etkili olur iç dünyasında değil, sebepler başkaları için geçerlidir böyle bir makamda bulunan için değil. -Nebi – sallahu aleyhi ve selem- de şöyle buyurur: ‘’Kul, kapıları kapatıp perdeleri sarkıttığı, insanların kendisini görmediği bir ortamda, Aziz ve Celil Allah’a isyana yöneldiğinde Aziz ve Celil Allah şöyle buyurur: ‘’Ademoğlu, beni seni görenlerin en değersizi mi kabul ettin? - Fethur Rabbani de geçer, bu hadis hakkında dipnot düşülmemiştir.
İmanın eksikliği oranında rızık peşine düşer, fazlalığı nispetinde bu sevdadan vazgeçersin Duayı bırakmak bir azamet, dua ile meşgul olmak ruhsattır İnsanların büyük çoğunluğunun helak sebebi küçük günahları iken, zahit zatların felaketi şehvetleridir Sen ‘’La ilahe illallah’’ dediğinde bir iddiada bulunuyorsun; bu nedenle sana şöyle denilir: ‘’Ey iddia sahibi böyle diyorsun ama belgen var mı?Belgen nedir?’’ Kötülerle dostluğun iyi kişiler hakkında su-i zanda bulunmana sebebiyet verir Bir bedel karşılığı yaptığın her amel senin, Allah rızasını amaçlayarak işlediğin her amel de O’nun içindir.Açalım:Bir iş yaptığında bunun bedelini beklersen sana bunun karşılığı yaratık olarak verilir.Ama yaptığın işi Allah için gerçekleştirirsen, mükafatında O’na yaklaşmak olur Tasavvuf yolunda konuşmak son merhaledir başlangıçta değil Toprak başına, Allah Teala dünyalık payını takdir edip işini bitirmişken, payının eline geçeceği zamanları belirlemiş Allah, sen hala kalbini dünyalık meselelere takarak ziyan ediyorsun.Bu süreç kendisince bilinmekte, sen ister iste ister isteme her gün rızkın yenilenerek sana gelecek.Gösterdiğin hırs sadece seni Allah katında rezil eder, mahlukat gözünde küçük düşürür Cemaat!Aziz ve Celil Allah’a ve mahlukata karşı büyüklük taslamayı bırak, seviyenizi biliniz, benliğinizde alçak gönüllü olunuz.Öyle ya ilk haliniz bayağı bir sudan ibaret olan pis bir meni, sonunuz da atılmış bir leştir.Tamahkarlığın yedip hevesinin ağına düşen, hevesinin kendisinin hükümdarların kapılarına sürükleyerek ezeli taksimde payına düşmemiş şeyleri ısrarla isteyen ve ezelde payına düşeni zillet ve horlukla isteyen kişilerden olmayınız.Peygamber - sallahu aleyhi ve sellem – şöyle buyurmuştur:’’Aziz ve Celil Allah’ın kuluna en ağır cezası, ezelde payına düşmemiş şeyi istetmesidir –İmanın eksik zayıf biri isen bu halin sürdüğü sürece geçimini düzeltmeğe, maişetini yoluna koymaya bak, insanlara muhtaç olmamak için gerekli önlemleri al, aksi takdirde dinini onlar için ayaklar altına alır, dinini istismar ederek onların malını yersin.Ama imanın güçlenip olgunlaştığında Allah’a tevekkül et, sebeplerden sıyrıl, Allah dışıdaki tanrılarla alakanı kes, kalbinle tüm varlıklardan uzaklaş.Bu halinle kalbini bedenden, ailenden, dükkanından, tanıdıklarından uzaklaştırır, elindekileri ailene, kardeşlerine ve akranlarına teslim edersin.Adeta ölüm meleği ruhunu almış, ölüm tarafından kapılmış, toprak tarafından yutulmuş gibi olursun, bir bakıma kader dalgaları, ezelde sebkat etmiş kudret seni ilim deryasına götürür ve burada boğar.Bu makama ulaşana sebepler zarar vermez; çünkü sebepler kişinin dış dünyasında etkili olur iç dünyasında değil, sebepler başkaları için geçerlidir böyle bir makamda bulunan için değil. -Nebi – sallahu aleyhi ve selem- de şöyle buyurur: ‘’Kul, kapıları kapatıp perdeleri sarkıttığı, insanların kendisini görmediği bir ortamda, Aziz ve Celil Allah’a isyana yöneldiğinde Aziz ve Celil Allah şöyle buyurur: ‘’Ademoğlu, beni seni görenlerin en değersizi mi kabul ettin? - Fethur Rabbani de geçer, bu hadis hakkında dipnot düşülmemiştir.
27 Ekim 2010 Çarşamba
Kalbe Nurun Girmesi
Kalbe Nurun Girmesi
Sahâbe, Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed Mustafa (S.A.V)’e
“Kalbe nur girince genişler, rahatlar bunun alâmeti nedir ya Resûlullah” diye sordu.
Kâinatın Sultanı Peygamber Efendimiz ise;
“Ahirete yöneliş, aldatma yurdundan, dünyadan uzaklaşma, ölüm gelmeden, ölüm için hazırlık yapmaktır” diye buyurdu.
Allahû Teâlâ, aldatma yurdundan, dünya hayatından uzaklaşmayıp razı olanları, ölüm gelmeden, ölüm için hazırlık yapmayanları Yûnus 7’de bildiriyor.
10 / YÛNUS - 7: İnnellezîne lâ yercûne likâenâ ve radû bil hayâtid dunyâ vatme'ennû bihâ vellezîne hum an âyâtinâ gâfilûn(gâfilûne).
Muhakkak ki onlar, Bize ulaşmayı (hayatta iken ruhlarını Allah'a ulaştırmayı) dilemezler. Dünya hayatından razı olmuşlardır ve onunla doyuma ulaşmışlardır ve onlar âyetlerimizden gâfil olanlardır.
Âyette bildirilen anlamın mefhumu muhalifînden hareketle, “dünyadan uzaklaşma, ölüm gelmeden evvel ölüm için hazırlık yapmak” ancak ölmeden evvel Allah’a ulaşmayı dilemekle mümkün olur.
Nur; Allah’a ulaşmayı dileyen Allahû Teâlâ’nın kendilerine 7 furkan verdiği kişilerin kalbine girer.
Kalbe nurun girmesi; kişinin dünya hayatından uzaklaşmasıyla doğru orantılıdır. Kişi dünya hayatından ne oranda uzaklaşmışsa o oranda kalbine nur girer.
Gerçekten nefsin manevî kalbine baktığımızda tamamen karanlıklardan müteşekkil yapısında 19 tane hastalığın var olduğunu görüyoruz.
Bu hastalıkları şöyle sıralayabiliriz;
1] Kin ve nefret
2] Küfür
3] Yalan
4] Haksızlık ve zulüm
5] Haset ve düşmanlık
6] Cehalet
7] Cimrilik
8] Öfke
9] İsyan
10] Sabırsızlık
11] Kibir ve gurur
12] Hırs ve şehvet
13] Nankörlük
14] Gıybet
15] Vefasızlık
16] Zan
17] İptilâlar [kötü alışkanlıklar]
18] Mürailik
19] Fitne ve fesat
Şeytan nefsimizin afetlerine %100 tesir ederek insanlara dünya hayatını süslemektedir. Şeytanın negatif tesiri sebebiyle insanlar hep dünya hayatının peşinden koşarak huzursuz ve mutsuzluğu yaşamaktadırlar.
Peygamber Efendimiz (S.A.V) onun için “Her kötülüğün başı dünya sevgisidir.” buyuruyor.
İnsanları dünya hayatının peşinden koşturan nefsin kalbindeki afetlerden kurtulmak ancak kalben Allah’ı ulaşmayı dileyip mürşide tabi olduktan sonra nefs tezkiyesi ve tasfiyesiyle mümkündür.
Allahû Teâlâ, Allah’ı dileyen herkese dördüncü basamakta Rahmân esmasıyla tecelli eder ve onlara furkanlar, ihsanlar verir ki o kişinin kalbine zikirle nur girsin ve huşû sahibi olsun diye.
Huşû sahibi kişi hacet namazıyla Allah’tan istediği ve Allahû Teâlâ’nın kendisine gösterdiği mürşidine tâbî olduğu zaman nefs tezkiyesine başlar. Zikir nefs tezkiye ve tasfiyesinin yegane vasıtasıdır. Allah isminin tekrarı olan zikirle beraber kalbine iki çift nur (rahmet+salavat, fazıl+salavat) birden girmeye başlar.
Mürşide tâbî olduğumuz zaman, nefs tezkiyesine paralel, ruhumuz vücudumuzdan ayrılır ve Sıratı Mustakîm üzerinden Allah’ın Zat’ına ulaşır. Nefs tezkiyesi olmadan ruh Allah’a ulaşamaz.
Kişi zikretmeye başladıktan sonra zikir artışına paralel kalpte %7’lik fazl birikimi oluşur bu da ruhun birinci gök katına çıkmasını sağlar.
Kişi zikrini artırmaya devam eder; ikinci %7’lik fazl birikimi meydana gelir ve ruh ikinci gök katına çıkar. Yine %7 fazl birikimi ve ruh üçüncü gök katına çıkar. Mutmainne’de %7 fazl birikimi oluşur ve ruh dördüncü gök katına kadar çıkabilir. Bu şekilde kalbe nur girdikçe o kişinin kalbi devamlı aydınlanır, rahatlar.
Burada nurun ‘kalbe giren fazıllar’ manasına geldiğini görüyoruz.
O halde yapılması gereken şey;
Aldatma yurdu olan dünyadan uzaklaşarak ahirete yönelip ölüm gelmeden ölüm için hazırlanmak. Bu da ancak Allah’a ulaşmayı dilemekle mümkündür.
Allah’a ulaşmayı dilediği an, o kişi bütün bu güzelliklerin sahibi olur.
Kalbe nur girebilmesi için o kişinin Allah’a ulaşmayı dilemesi, dünya hayatından uzaklaşması, ölmeden önce ölmek suretiyle nefs tezkiyesi ile ruhunu Allah’a ulaştırması gerekir.
Kalbe nurun girmesi de ancak zikir ile mümkündür.
Allahû Teâlâ’nın tüm insanlar için vaazettiği temel hakikat budur.
Ruhun Allah’a vasıl olması;
O kişiyi ermiş evliya kılar.
Ona 3. kat cennet ve dünya saadetinin yarısını sağlar.
Huzur ve mutluluk ancak zikirle; kalbin nurlanması ile gerçekleşir.
Sahâbe, Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed Mustafa (S.A.V)’e
“Kalbe nur girince genişler, rahatlar bunun alâmeti nedir ya Resûlullah” diye sordu.
Kâinatın Sultanı Peygamber Efendimiz ise;
“Ahirete yöneliş, aldatma yurdundan, dünyadan uzaklaşma, ölüm gelmeden, ölüm için hazırlık yapmaktır” diye buyurdu.
Allahû Teâlâ, aldatma yurdundan, dünya hayatından uzaklaşmayıp razı olanları, ölüm gelmeden, ölüm için hazırlık yapmayanları Yûnus 7’de bildiriyor.
10 / YÛNUS - 7: İnnellezîne lâ yercûne likâenâ ve radû bil hayâtid dunyâ vatme'ennû bihâ vellezîne hum an âyâtinâ gâfilûn(gâfilûne).
Muhakkak ki onlar, Bize ulaşmayı (hayatta iken ruhlarını Allah'a ulaştırmayı) dilemezler. Dünya hayatından razı olmuşlardır ve onunla doyuma ulaşmışlardır ve onlar âyetlerimizden gâfil olanlardır.
Âyette bildirilen anlamın mefhumu muhalifînden hareketle, “dünyadan uzaklaşma, ölüm gelmeden evvel ölüm için hazırlık yapmak” ancak ölmeden evvel Allah’a ulaşmayı dilemekle mümkün olur.
Nur; Allah’a ulaşmayı dileyen Allahû Teâlâ’nın kendilerine 7 furkan verdiği kişilerin kalbine girer.
Kalbe nurun girmesi; kişinin dünya hayatından uzaklaşmasıyla doğru orantılıdır. Kişi dünya hayatından ne oranda uzaklaşmışsa o oranda kalbine nur girer.
Gerçekten nefsin manevî kalbine baktığımızda tamamen karanlıklardan müteşekkil yapısında 19 tane hastalığın var olduğunu görüyoruz.
Bu hastalıkları şöyle sıralayabiliriz;
1] Kin ve nefret
2] Küfür
3] Yalan
4] Haksızlık ve zulüm
5] Haset ve düşmanlık
6] Cehalet
7] Cimrilik
8] Öfke
9] İsyan
10] Sabırsızlık
11] Kibir ve gurur
12] Hırs ve şehvet
13] Nankörlük
14] Gıybet
15] Vefasızlık
16] Zan
17] İptilâlar [kötü alışkanlıklar]
18] Mürailik
19] Fitne ve fesat
Şeytan nefsimizin afetlerine %100 tesir ederek insanlara dünya hayatını süslemektedir. Şeytanın negatif tesiri sebebiyle insanlar hep dünya hayatının peşinden koşarak huzursuz ve mutsuzluğu yaşamaktadırlar.
Peygamber Efendimiz (S.A.V) onun için “Her kötülüğün başı dünya sevgisidir.” buyuruyor.
İnsanları dünya hayatının peşinden koşturan nefsin kalbindeki afetlerden kurtulmak ancak kalben Allah’ı ulaşmayı dileyip mürşide tabi olduktan sonra nefs tezkiyesi ve tasfiyesiyle mümkündür.
Allahû Teâlâ, Allah’ı dileyen herkese dördüncü basamakta Rahmân esmasıyla tecelli eder ve onlara furkanlar, ihsanlar verir ki o kişinin kalbine zikirle nur girsin ve huşû sahibi olsun diye.
Huşû sahibi kişi hacet namazıyla Allah’tan istediği ve Allahû Teâlâ’nın kendisine gösterdiği mürşidine tâbî olduğu zaman nefs tezkiyesine başlar. Zikir nefs tezkiye ve tasfiyesinin yegane vasıtasıdır. Allah isminin tekrarı olan zikirle beraber kalbine iki çift nur (rahmet+salavat, fazıl+salavat) birden girmeye başlar.
Mürşide tâbî olduğumuz zaman, nefs tezkiyesine paralel, ruhumuz vücudumuzdan ayrılır ve Sıratı Mustakîm üzerinden Allah’ın Zat’ına ulaşır. Nefs tezkiyesi olmadan ruh Allah’a ulaşamaz.
Kişi zikretmeye başladıktan sonra zikir artışına paralel kalpte %7’lik fazl birikimi oluşur bu da ruhun birinci gök katına çıkmasını sağlar.
Kişi zikrini artırmaya devam eder; ikinci %7’lik fazl birikimi meydana gelir ve ruh ikinci gök katına çıkar. Yine %7 fazl birikimi ve ruh üçüncü gök katına çıkar. Mutmainne’de %7 fazl birikimi oluşur ve ruh dördüncü gök katına kadar çıkabilir. Bu şekilde kalbe nur girdikçe o kişinin kalbi devamlı aydınlanır, rahatlar.
Burada nurun ‘kalbe giren fazıllar’ manasına geldiğini görüyoruz.
O halde yapılması gereken şey;
Aldatma yurdu olan dünyadan uzaklaşarak ahirete yönelip ölüm gelmeden ölüm için hazırlanmak. Bu da ancak Allah’a ulaşmayı dilemekle mümkündür.
Allah’a ulaşmayı dilediği an, o kişi bütün bu güzelliklerin sahibi olur.
Kalbe nur girebilmesi için o kişinin Allah’a ulaşmayı dilemesi, dünya hayatından uzaklaşması, ölmeden önce ölmek suretiyle nefs tezkiyesi ile ruhunu Allah’a ulaştırması gerekir.
Kalbe nurun girmesi de ancak zikir ile mümkündür.
Allahû Teâlâ’nın tüm insanlar için vaazettiği temel hakikat budur.
Ruhun Allah’a vasıl olması;
O kişiyi ermiş evliya kılar.
Ona 3. kat cennet ve dünya saadetinin yarısını sağlar.
Huzur ve mutluluk ancak zikirle; kalbin nurlanması ile gerçekleşir.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
