20 Haziran 2010 Pazar

Recep Ayı Namazı



“Eşhuru hurum”dan olan bu ay, ŞEHRULLAH yani ALLAH (C.C.) (celle celalü) Teâlâ’nın ayıdır. Bu aya oruçlu girmeli ve bu ayda çok iltica etmelidir.
Recep ayının 1’inci günü oruç tutanlara 3 senelik, 2’nci günü oruç tutanlara 2 senelik, 3’ncü günü oruç tutanlara ise 1 senelik nâfile oruç sevâbı verillir. Bu, hadîs-i şerîf ile sâbittir. Üç günden sonra her gününe birer ay oruç sevâbı verilir.
Bu ay Cenâb-ı Hakk’a mahsus bir ay olduğu için yalnız Zât-ı İlâhi’yi bildiren İhlâs Sûresi’ni çok okumak lâzımdır. Bilhassa bu aya hürmet olarak, ayrıca günde 11 defa İhlâs-ı Şerif okumalı, tevhid, istiğfar ve salavât-ı şerifeyi ihmâl etmemelidir.
Bu ayda 2 kandil vardır:
1. İlk cuma gecesi “Regâib Kandili”,
2. Yirmiyedinci gecesi “Mî’rac Kandili”dir.
Bu ayin birinci gecesi bir tesbih namazı kılınır. Veya Receb-i Şerif’in ilk onu zarfında bir def’aya mahsus olmak üzere kılınan on rek’at namaz da kılınabilir.
Recep ayında her gün, başında ve sonunda 7’şer Fâtiha okumak suretiyle 100 İhlâs-ı Şerif okumak da çok sevaptır. Bu ayda, mümkün olduğu kadar Hatm-i enbiyâ yapmalı ve oruç tutmalıdır. 13, 14, ve 15’inci günlerinde oruç tutanlar, bu sünnet-i seniyyeyi yerine getirdiklerinden, nice hastalıklardan sifa bulurlar
Receb’in; 1’i ile 10’u arasında, 11’i ile 20’si arasında ve 21’i ile 30’u arasında olmak üzere sadece birer defa kılınacak 10’ar rek’at Hâcet namazı vardır. Bunların her üçünün de kılınış şekli aynıdır. Yalnızca namazların sonlarında okunacak duâlarda fark vardır. Bu namazlar, akşamdan sonra da, yatsıdan sonra da kılınabilir. Fakat, cuma ve pazartesi gecelerinde ve bilhassa teheccüd vaktinde kılınması efdaldir.
Bu namaz, mü’min ile münâfığı ayırır. Bu 30 rek’at namazı kılanlar, hidâyete ererler. Münâfıklar bu namazı kılamazlar. Bu namazı kılanın kalbi ölmez. Bu 30 rek’at namaz Resûlüllah ((Sallâllahü Aleyhi Vesellem)) Efendimiz’in berberi, Selmân-ı Pâk (Radiyallahu Anh) hazretleri tarafından rivâyet edilmiştir.
Kılınış şekli: Hâcet namazına şu niyetle başlanır: “Yâ Rabbî, beni, dünyayı teşrifleriyle nûra gark ettiğin Efendimiz hürmetine, sevgili ayın Receb-i şerif hürmetine, feyz-i ilâhine, afv-ı ilâhine, rızâ-i ilâhine nâil eyle. Âbid, zâhid kulların arasına kaydeyle. Dünya ve âhiret sıkıntılarından halâs eyle. Rızâ-i şerifin için, Allâhü Ekber.”
Her rek’atte 1 Fâtiha, 3 Kulyâ eyyühe’l-kâfirûn, 3 İhlâs-ı şerif okuyup, 2 rek’atte bir selâm verilir. Böylece 10 rek’at tamamlanır.
` İlk on gün içinde kılınan namazdan sonra, 11 defa “Lâ ilâhe illallâhü vahdehû lâ şerîke leh. Lehü’l-mülkü ve lehü’l-hamdü yuhyî ve yümît. Ve hüve hayyün lâ yemûtü biyedihi’l-hayr. Ve hüve alâ külli şey’in kadîr” okunup duâ edilir.
` İkinci on gün içinde yani Receb’in 11’i ile 20’si arasında kılınan 10 rek’atten sonra, 11 defa: “İlâhen vâhıden ehaden sameden ferden vitren hayyen kayyûmen dâimen ebedâ” okunup duâ edilir.
` Üçüncü on gün içinde, yani Receb’in 21’i ile 30’u arasında kılınan 10 rek’atten sonra da 11 kere: “Allâhümme lâ mânia limâ â’tayte, velâ mû’tiye limâ menâ’te, velâ raadde limâ kadayte, velâ mübeddile limâ hakemte, velâ yenfeu ze’l-ceddi minke’l-ceddü. Sübhâne rabbiye’l-aliyyi’l-â’le’l-vehhâb. Sübhâne rabbiye’l-aliyyi’l-â’le’l-vehhâb. Sübhâne rabbiye’l-âliyyi’l-â’le’l-kerîmi’l-vehhâb. Yâ vehhâbü yâ vehhâbü yâ vehhâb” okuyup duâ edilir. (Duâ ve İbâdetler, Fazilet Neşriyat)

14 Haziran 2010 Pazartesi

ŞEYTANLA BİR GÖRÜŞME




Şeytanla kabristanda karşılaştılar. Şeytan çok neşeliydi. Adam sordu:
"Bu ne hâl?"
"Altın devrimi yaşıyorum." diye cevap verdi şeytan.
Adam anlamazlıktan geldi: "Ne demek istiyorsun?" "Sen de pekâla biliyorsun," dedi, "Asırlarca âhirzaman dedim durdum. Şimdi artık mutluyum. O Asr-ı Saadet'te neler çektiğimi bir ben bilirim. Hangi sahabeyi görsem dizlerimin takatı kesilirdi. Hele Ömer, onu görünce saklanacak delik arar, yolumu değiştirirdim. Daha sonra da rahat yüzü gördüm sayılmaz. Sahabeler gitti, müçtehidler geldi. Her asırda bir kutup, bir müceddid, nice alim, nice veli... Bana rahat yüzü mü gösterdiler?. Geylânî gitti, Gazali geldi; Rabbanî gitti, Mevlâna geldi.. Selçuklunun çöküşüyle biraz rahat edeceğimi sandım. Ne gezer. Al sana Osmanlı Ama şimdi altın devrimi yaşıyorum. Evet altın devrimi. Şeytan, daha sonra da bir nârâ atarak "Gün benim, devran benim" diye ekledi.
"Milyonlarca, milyarlarca insanı nasıl yoldan çıkarıyorsun? Bunu hangi kuvvetle yapıyorsun?" diye sordu adam.
Şeytan bir kahkaha savurdu: "Allah'ın onlara verdiği kuvvetle!" "Nasıl olur!?"
"Anlatayım," dedi şeytan. "İnsana takılan bütün âletler, duygular, verilen bütün hisler, kuvvetler hep Allah'ın ihsânı. Ben o insana Allah'ı unutturuyorum. İçine vesvese atıyor, ne lâzımsa yapıyorum. Oyunlar tezgâhlıyor, tuzaklar kuruyorum. Sonunda bana uyarsa, Allah'ın bu ihsanlarını benim istediğim yönde kullanıyor. İşte bütün mesele bu kadar basit."
"Demek sen Allah'ı biliyorsun?" diyerek hayretini belirtti adam.
Şeytan acı acı gülerek; "Öyle lâf ediyorsun ki şaşıyorum" dedi.
"Hiç bilinmeyen bir Zât'a isyan edilir mi? Onu bilmeyen mi var? Ama kimisi Kur'an'ı dinler, emirlerine uyar. Kimisi de beni dinler, isyan yolunu tutar. Bu ayrı mesele."
Adam, şeytana silahlarını sordu. "Bunları ezberlemeye hafızan yetmez," dedi şeytan. "En çok kullandıklarım dünya sevgisi, benlik dâvâsı, şehvet, gazap, hırs, haset, riya. Herkesin nabzına göre şerbet veririm. Birine aldanmazsa, diğerini sunarım. Kendime bağlayıncaya kadar peşini bırakmam. Bunu başardım mı işim kolaylaşır. Artık ben o kişinin ardına düşmem. 0 beni takip eder."
Şeytan onu bir kabre götürerek "Bak" dedi. Adam baktı. Toprağın altı da, üstü gibi seyredilebiliyordu
Şeytan, "Şu var ya," dedi, "Bil bakalım, erkek mi, kadın mı?"
"Ne bileyim ben," diye cevap verdi adam.
Şeytan "vaktiyle" dedi, "şu kemikler bir kadının, şu ileridekine de bir delikanlının bedenleri sarılıydı. İkisini de rahatlıkla parmağımda oynatıyordum. Bu kâinatı, ondaki harika hadiseleri, insanın mükemmel yaratılışını, ölümü, hesap gününü, kısacası, her hakikatı unutturdum onlara. Şehvetten başka birşey düşünmez oldular. Bir ömür boyu hayvan gibi yaşadılar. Şimdi de azap çekiyorlar."
Mezarlıkta biraz ilerlediler. Şeytan bir başka kabri gösterdi: "Bil bakayım," dedi, bu kemikler zengin kemiği mi, fakir kemiği mi?"
"Kemiklerden birşey anlaşılmıyor" dedi adam. Ama mezar taşından bu şahsın vaktiyle zengin biri olduğu belli.
"Evet," diye cevap verdi şeytan. "Ben bu adamı servetiyle gururlandırdım. Mal sevgisi gönlünde o kadar yer etti ki, işin birini bırakıp diğerine koşuyor, rüyalarında bile parayla uğraşıyordu. Ona rahat yüzü göstermedim. Gayri meşru kazançların peşinde koşturdum. Zâlim ettim, hırsız ettim, mağrur ettim... Bunlar onu mahvetmeye yetti; şimdi ilk hesabını veriyor. Şu berideki de bir fakirdi. Onu da bunun malına haset ettirdim. Kalbine kin ve nefret tohumları serptim. Bu kadarla da kalmadım, onu ruhî bunalımlara ittim. Sonunda kaderi tenkide kadar götürdüm. O da bir başka azap içinde. İşte bir taşla iki kuş vurmak diye buna denir."
Sözün burasında hiç alâkası yokken yine, "Şu Osmanlılar yok mu," diye içini çekti, şeytan" kendileri gittiler ama, yine de bana çok çektiriyorlar. Fakat ben de intikamımı iyi aldım."
"Nasıl aldın?' diye sordu adam.
"Anlatayım," dedi. Bunu söylerken göğsünü kabartmış, ellerini koltuklarının altına sokmuş, başını gururla dikmişti:
"Asırlarca dinin, îmanın ve namusun bayraktarlığını yaptılar. Nice plânlarımı akîm bıraktılar. Nice insanları Allah'a secde ettirdiler. Fakat, şimdi ne oldu? Onların torunları benim peşimdeler. Hâyâ perdelerini sıyırıp çöpe attım. Şimdi birbirlerinin namusuna kötü gözle bakmayı hüner sayıyorlar. Bu manzara beni keyfimden çıldırtıyor. Dahası da var. Dün Osmanlının isminden dehşete kapılan Avrupalı, bugün memleketinize rahatlıkla giriyor. İstediği gibi eğleniyor ve Meyhanelerinizde, kızlarınızın taşıdığı içkileri içiyorlar.Bu konuşmaları dinlerken adamın içinde bir sıkıntı belirmiş ve şeytanın kendisini ümitsizliğe düşürmek istediğini anlamıştı. Elbette daha fazla konuşturamazdı:
"Her kışın bir baharı, her gecenin bir neharı vardır." diye başladı söze. "işte şimdi bu bahara girmek üzereyiz. Sözünü ettiğin pespaye gençliğe bedel din, vatan millet için gece gündüz çalışan çırpınan, göz yaşı döken yeni bir gençlik daha yetişiyor. Hem de akıl almaz bir hızla. Bunu sen de biliyorsun. Nitekim onlarla durmadan uğraşıyorsun. Öyle değil mi?"
Şeytan adamın söylediklerini inkâr edemezdi. Ve yanından ayrılırken "evet" dedi biliyorum.
Ama yine de onlarla uğraşacağım." deyip, kaybolması bir oldu.

wwww.ravzagül.com

1 Haziran 2010 Salı

Söz, yaydan çıkan ok gibidir!




Buhârâ’da yetişen büyük velîlerden Mevlânâ Nizâmeddîn Hâmûş (rahmetullahi teâlâ aleyh) sohbetlerinde sık sık şöyle buyururdu: “Susmak, konuşmaktan çok daha faydalıdır. Susmak ile ve hâl lisânı ile insanlara faydalı olamayan, konuşmakla hiç faydalı olamaz.”
Büyük âlim ve velîlerden olan Ubeydullah-ı Ahrâr yerinde ve zamânında konuşmanın önemini belirterek buyurdu ki: “Söz, yüce bir şeydir. Zamânında ve yerinde olursa. Söz söylemek, dilin gönülle, gönlün de Hak ile olduğu zaman makbûldür.”
Büyük velîlerden Yahyâ bin Muâz-ı Râzî buyurdu ki: “Düşünmeden konuşan pişmân olur. Konuşmadan önce düşünen selâmet bulur.”
Büyük velîlerden ve Mısır’da yetişen Şâfiî mezhebi fıkıh âlimlerinden Zekeriyyâ Ensârî buyurdu ki: “Kelimenin yerini hakkıyla vermeden, o kelimeyi kullanmamalısınız. Zîrâ söz, yayından çıkan bir oka benzer. İnsandan yerinde olmayan bir söz çıkarsa, insan ona mahkûm, söz insana hâkim olur.”
“Ey insan! Dilini tut ve ona kement vur! Seni sokmasın. Çünkü o bir yılandır. Kabir, kendi dillerinin kurbanlarıyla doludur. Bu kurbanlar öyle kimselerdi ki, babayiğitler bile kendileriyle karşılaşmaktan çekinirlerdi.”
Hadis-i şerifte buyuruldu ki: “Her sabah, bütün uzuvlar, yalvararak dile derler ki: Bizim hakkımızı gözetmekte, Allah’tan kork, kötü söz söyleme, bizi ateşte yakma! Bizim dine uyup uymamamız senin sebebinledir. Sen doğru olursan biz de doğru oluruz. Sen eğri olursan biz de eğri oluruz.”
Hz. Lokman’a “Bu makama nasıl yükseldin?” diye sorulunca, “Doğru konuşmak, emanete riayet etmek ve faydasız sözleri terk etmekle” diye cevap verdi.
İbni Abbas hazretleri buyurdu ki: “Üzerine elzem olmayan, sana faydası dokunmayan hususlarda konuşma, çünkü bu fuzuli bir iştir. Zararından da emin değilsin. Yeri gelmedikçe de lüzumlu olan sözü konuşma! Çok defa faydalı söz yerini bulamadığından kaybolup gider.”
Hadis-i şerifte, “Allah’ı görür gibi ibadet et, kendini ölmüş say, bunlardan daha iyisi ise dilini tutmaktır” buyuruldu.


Hikmetler
Mehmet Oruç

21 Mayıs 2010 Cuma

Kalp Kırmak




Bir dal kirilirsa tekrar tutabilir.

Bir cam kirilsa belki tekrar yapıstırmak kabildir.

yapistirilir, birbirine tutturulur da yine bir seye benzer.

Bir kuşun kanadı kirilinca uçamaz zannedilir; iyilesince uçması mümkün.

Ya kalbin kirilisi, inkisara ugrayisi, bin parça oluşu,

Fakat manevi manada öyle mi?

Bir kere kirilan kalbin parçalarını hangi maharetli el birlestirebilir?

Mevlanın nazargahi olan gönüldeki inkisar,


yüzde teessürünü gösterince o gönlü almak ne kadar müsküldür artık.

Bazen bir söz, karşıdaki insanın dünyasını yıkar, harab eder.


Bazen bir bakıs öldürür insanı. Bazen de bir yüz ifadesiyle kaynar su dökülmüs gibi olur kisi

başından asağı.

'İlim ü amel ne fayda Bir gönül yıktın ise''

dediği gibi sairin, büyük bir cürümdür gönül yikis.

Hele hele hassas insanların kirilisi bambaskadır.

Böyle kisilere karşı oldukça dikkatli hareket etmek gerekir.

En küçük kirici bir söz ve hareketten kaçınmalıdır insan.

Zira gönül yarasının merhemi yoktur.

Kirilan harab olan bir gönülden yükselen feryat da kabule karindir.

Hakkın katında. Zira ''Mazlumun ahı gökyüzüne kıvılcım şeklinde yükselir.''

buyuruyor Nebiler Nebisi.

İnsan ne kadar sert mizaçlı olursa olsun, eğer dikkat ederse

gönül yıkmadan, kalb kırmadan, bir ömür sürebilir.

Hiçbir zaman ''Tabiatini, huyum'' diyerek atamaz bu vebali üzerinden.

Zira yapılan hareketlerde Mevla'ya karsi sorumlulugunu unutmamalı insan.

Ve hesap vereceğini...

İste sert ve hasin mizaçlı, celadetli bir zat olan Ömer bin

Hattab'ın sözü: '

'Ey Kabe! Seni bin kere yıksam tekrar yapabilirim.

Fakat kirilan bir kalbi asla!..''


Ve Ahmed Yesevî hazretlerinin buyurduğu gibi:

“Kâfir bile olsa hiç kimsenin kalbini kirma! Kalb kirmak Allah ü teâlâyı incitmek

demektir.”

Rabbim(c.c.) cümlemizi kalb kırmaktan korusun inşaAllah…Amin.

2 Mayıs 2010 Pazar

Eğilerek Yükselmenin Adıdır NAMAZ




Her namaz;
Bir yenilenme hareketidir.
Bir dostluk simgesidir.
Samimiyetin bir göstergesidir.
Rabb’le irtibata geçişin en hassas ve en ciddi noktasıdır.
O’nunla yapılan ve asla aksaklık göstermeyen en uzun boylu randevudur…


Hesap günü ilk sualin namaz’dan sorulacağı malumumuzdur.
Şu halde her zaman için öncelememiz/öncelik vermemiz gereken vakıa namaz’dır.
Nasıl ki sosyal hayat kurallarından birisi de önemli işleri öne almak ve titizlikle olması gerekeni yapmaksa;
Namaz da bu kabildendir hatta daha önemlidir.


Namazımızla varız ve namazımızla anlam bulacağız.
Kalp de dahil bütün vücut azalarımızın itaate durduğu Rabbani bir tavırdır namaz.
İnsanların ’a olan İslam’a olan
Samimiyetlerini, bağlılıklarını öğrenmek ya da ölçmek istiyorsanız;
Size en sağlıklı istatikî bilgiyi namazları verecektir.
Eğer bir müslümanın namazı uzunsa ,ona güvenebilirsiniz;
Onunla dost olabilirsiniz.
Rüku ve secdede fazla duranlara dikkat edin.


Çünkü;
Onlar, Rablerinden ayrılmak istemeyenlerdir.
Onlar, ibadetin, itaatin ulvi tadına erebilenlerdir.
Onlar, Rablerini gerçek manada sevebilenlerdir.
Onlar, “elestü birabbikum”a dikkat kesilenlerdir.
Onlar, namazla dirilişin, namazla direnişin sembol şahsiyetleridir.


Hayatımızı çepeçevre kuşatan pisliklerden ve çirkinliklerden arınmamız için namazın hakkını vermemiz gerekiyor.


Eğilerek yükselmenin adıdır, namaz.
Günde beş kez, zamanı temizlemenin tadıdır, namaz.
Sözün değil, özün ispat mekanıdır, namaz.
Kulluğun en şerefli ve en değerli çizgisidir, namaz.


Namazı hakkıyla ikame edip, hayatı bu nurlu ibadetle şekillendirip,
İslam’ı yüreklerine hakim kılabilenler safında olmak temennisiyle…

www.ravzagul.com

30 Nisan 2010 Cuma

Bir gün Benide Bulur Ölüm



Olurda bir namaz sonrası bulur mu beni ölüm ?
En elzem anımda, en ihlaslı halimle....Affıma vesile olur mu kendimce nasuh saydıgım tevbelerim ,şükrünü eda edemeden kıldıgım huşusu mechul secdelerim....Unutuklarımı unutmamasına karşın kalbimdekileri en iyi bilen Rabbim kurtuluşumu bir namaz sonrası titreyen yüreğime ve günahkar dilimden dökülemeyen uzun hecelere gizler mi...?
Ve.....
Bir cuma sonrası bulur mu beni ölüm...?
En elzem anımda , en aşk dolu halimle....Tüm noksanlıklarımı gören,görmeyi beceremediklerimi bilen Rabbim Er - Rahman ismiyle muamele edip bağışlar mı cehennem misali dünya hayatımı...Sonsuz affedici ,merhamet ve kerem sahibi O!..Geri çevirir mi kapısına boynu bükük geleni...?
Ve....
Ellerim semada bulur mu beni ölüm...?
En elzem anımda en pişman halimle....Dünyayı kendine zindan bilemeyen kalbim atar mı son kez seccadem üstünde...Veda edemediğim hayallerime bir el sallayacak vakti verir mi ecelim bana ve hızına yetişememe ragmen nasıl gectiğinide anlamadıgım zman son dklarını kurban eder mi benim ölümüme...?
Ve...
Bir istanbul akşamı bulur mu beni ölüm....?
Namaza durmuşken tüm azalarım sonlanır mı sonu gelmeyen isteklerim,şikayetlerim...Yüzüm kıbleye dönük,kapanır mı gözlerim...Ahirete dair düşlerim...O'nu anlatamayan kelimelerim....Gercekleştirilmeyi bekleyen amellerim küskünken bana ve gönlüm hasretken bahara ,daha kaç kez yagmurda ıslanır,daha kaç sonbaharda sonu bekler yüreğim...?
Ve...
Medine yollarında bulur mu beni ölüm....?
En elzem anımda,en özlem dolu halimle...Huzuruna cıkmaya yokken yüzüm ve şefaatine muhtaclıgım olsada hüznüm... boş yaşanmışlıklar yakarken içimi,kavrulur mu tüm günahlarım yüreğimdeki ateşte!.Tüm yoldaşlarımla yollarımı ayıran ,hayatla bagımı koparan Rabbim yanışlarımı , gözyaşlarımı Rahmet yağmurlarına dönüştürür mü o büyük gün...?
Ve....
Hayırla sonlanan yaşamlar duragında bulur mu beni ölüm....?
Zaman atım bu durağa vardıgında arkamda bıraktıklarım ağlar mı ardımdan....Ellerim,bedenim,sahiplenmişliklerim şahidim olurken kaçamadıklarım ,sığdıramadıklarım,düşünemediklerim defterimin yönünü degiştirir mi ?Binlerce soruyla savaşırken beynim ve ''ölüm var'' demeye alışkınken dilim ,bir tebessümle sonlanır mı dünya hayatım...huzur ikliminin tadına varıp ,dolar mı sevniçle yüreğim....
Ve...
Evet...
Bir gün benide bulacak ölüm...belki en elzem anımda belki en ummadıgım anda...''inna lillahi ve inna ileyhi raciun'' benim arkamdan söylenecek bir gün...işitemediğim sela benim ölümümü duyuracak...Güneş bensiz bir sabaha doğacak,rüzgar benim olmadıgım kentte esecek,hissetmiyecek tabiat yoklugumu,bensiz gececek her gün...Ruhum fatihalar arayacak,hatırlanmak isteyecek....ölüm benide bulacak bir gün....O dem ki perdeler kalkar perdeler iner...azraile hoşgeldin diyebilmektir hüner....Ölüm güzel şey budur perde ardından haber ,güzel olmasaydı hiç ölür müydü peygamber(s.a.v.)...(N.f.k) üstadın sözleri gibi korkusuzca bekleyecekmiyim ölümü....?amellerim yetecek mi ,istedigim başlangıclara....Özlemişken...cok özlemişken ...ellerim uzanacak mı tertemiz baki hayatıma......
Beklenen gün üzerine kutsal saydıgım Çilem!
Yetişecek misin imdadıma...?
Bil işte ne umutlar bagladım ,benliğimden gecipte geldim ben sana....!

Alıntı...

WWW.ravzagul.com

23 Nisan 2010 Cuma

Cumamız mubarek olsun




O, Efendiler Efendisi, insanlığın müjdecisi

O, hem “Halîl” hem “Habîb”, hem “Sıddık” hem “Emîn”

O, sevgi tohumları atıp, kardeşlik duyguları yeşerten

toprağa yağmur, karanlığa nur, beşeriyete gurur

ve gönlümüze sürur olan Sevgililer Sevgilisi...

Gönüller muradı, aşıklar vuslatı, vesile-i şefaat ümidiyle..."

Cumanız mübarek olsun..