13 Şubat 2010 Cumartesi

Teheccüd namazı kabri aydınlatan nurdur.

Teheccüd namazı, Peygamberimiz’e farz bizim için sünnettir. Kamil ve şuurlu mü’minler zamanını ona göre ayarlayıp, gece ibadet ederler. Uykularından fedâkârlık yapıp gecelerini namazla nurlandırır, Rabb’lerinden ne istiyorlarsa o vakitte ister, günahlarına o vakitte tövbe ederler:

“Onlar yataklarından geceleri kalkarak, korku ve ümit içinde Rabb’lerine yalvaranlardır ve kendilerine geçinmeleri için verdiğimiz rızıktan başkalarına harcayanlardır.” (Secde: 32/16)

“O mü’minler geceleri pek az uyurlardı.” (Zariyat: 51/17)

Hz. Ayşe validemiz şöyle rivayet ediyor: Resûl-i Ekrem sallAllah (c.c.)u aleyhi ve sellem geceleyin kalkıp ayakları şişinceye kadar namaz kılardı. Bunun üzerine O’na, ‘Yâ ResûlAllah (c.c.)! Senin geçmiş ve gelecek bütün hataların bağışlandığı halde niye böyle kendini yoruyorsun?’ dedim.

Bana cevâben, “Ben de Allah (c.c.)’a şükreden bir kul olmayayım mı?” buyurdu. (Buhârî, Tefsîr-i sûre 48)

Ebû Hüreyre’den (ra) rivayet edildiğine göre Resûlullah sallAllah (c.c.)u aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: “Biriniz uyuduğu zaman şeytan onun ense köküne üç düğüm atar. Her bir düğümü attığı yere, ‘Gecen uzun olsun, yat, uyu!’ diye eliyle vurur. Şayet o kimse uyanarak Allah (c.c.)’ı anarsa, düğümlerden biri çözülür. Abdest alırsa, bir düğüm daha çözülür. Bir de namaz kılarsa, şeytanın attığı bütün düğümler çözülür ve böylece neşeli ve huzurlu bir şekilde sabahlar. Allah (c.c.)’ı anmaz, abdest alıp namaz kılmazsa uyuşuk ve tembel bir halde sabahlar.” (Buhari, Teheccüd 12)

Ebû Hureyre radıyAllah (c.c.)u anh’den rivayet edildiğine göre, Resûlullah sallAllah (c.c.)u aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:

“Geceleyin kalkıp namaz kılan, karısını da kaldıran, kalkmazsa yüzüne su serperek uyandıran kimseye Allah (c.c.) merhamet etsin. Aynı şekilde geceleyin kalkıp namaz kılan, kocasını da uyandıran, uyanmazsa yüzüne su serperek uykusunu kaçıran kadına da Allah (c.c.) merhamet etsin.” (Ebû Dâvûd, Tatavvu 18)

Ebû Hüreyre ve Ebû Saîd el-Hudrî radıyAllah (c.c.)u anhümâ’dan rivayet edildiğine göre Resûlullah sallAllah (c.c.)u aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:

“Bir kimse geceleyin karısını uyandırır da beraberce veya her biri kendi başına iki rekat namaz kılarlarsa, Allah (c.c.)’ı çok anan erkekler ve Allah (c.c.)’ı çok anan kadınlar arasına yazılırlar.” (Ebû Dâvûd, Tatavvu 18)

11 Şubat 2010 Perşembe

Hayırlı Cumalar...


Her zaman ve her durumda salavat getirilebilir. Ama Efendimizden nakledilen hadislere, eserlere, fiillere ve tavsiyelere baktığımızda, Cuma gününün diğer zamanlara göre özel bir yeri vardır bu konuda. İmam-ı Sehâvî, “el-Kavlu’l-bedî’ fi’s-salât ale’l-Habîbi’ş-Şefî” adlı eserinde değişik tariklerden pek çok hadis rivayet etmiştir ki bunların hepsi Cuma günü salavat getirmenin önem ve faziletini anlatmaktadır. Mesela, Evs b. Evs (ra)’dan rivayet edildiğine göre Efendimiz şöyle buyurmuştur:

“Günlerinizin en değerlisi Cuma günüdür. O günde Adem yaratılmış ve o günde ruhu kabzedilmiştir. Sûra üfürme o gündür, kıyamet o gündür. O günde bana çokça salavat getirin. Zira sizin salavatınız bana arzolunur.” Ashap Efendilerimiz buyurdular ki: Ya ResulAllah! Sen çürümüş olacaksın, bizim salavatımız sana nasıl arzolunur? Buyurdu ki: “Allah peygamberlerin cesetlerini yemeyi toprağa haram kılmıştır”

Aişe (ra)’dan rivayet edildiğine göre:

“Kim Cuma günü bana salavat getirirse, kıyamet gününde ona şefaatim hak olur”

Enes’den rivayet edildiğine göre:

“Cuma günü bana bolca salavat getirin. Çünkü Cebrail bana az önce geldi ve Rabbisinden şu bilgileri getirdi: Yeryüzünde bir müslüman sana bir kez salavat getirirse, ben ve meleklerim ona on kez salat ederiz”.

“Cuma günü bana çokça salavat getirin. Çünkü, Cuma, meleklerin şehadet ettiği şahitli bir gündür. Bana salavat getiren bir kulun sesi, nerede olursa olsun bana ulaşır.”

10 Şubat 2010 Çarşamba

Gönül Dostluğu Nedir?

-GÖNÜL dostluğu ile günün dostluğunu karıştırmamak gerekir. Günün dostu sevginin sözünü eder, gönül dostu sevgiyi yaşar. Öyküyü bilirsiniz:

Ermişlerden birine sormuşlar: “Sevginin sözünü edenlerle, sevgiyi yaşayanlar arasındaki fark nedir?”

“Göstereyim” demiş ermiş. Önce sevgiyi dilden gönüle indirememiş olanları bir sofraya çağırmış. Önlerine derviş kaşıkları denilen bir metre uzunluğundaki kaşıkları koymuşlar. Tabaklar içinde sıcak çorbalar gelmiş. Ermiş:

“Bu kaşıkların ucundan tutup öyle yiyeceksiniz” demiş.

“Peki” demiş ve içmeye çalışmışlar. Ama nafile. Kaşıklar uzun geldiğinden, döküp saçmadan ağızlarına götüremiyorlarmış. Bir türlü çorbayı içmeyi becerememişler ve sofradan aç kalkmışlar. Bunun üzerine Ermiş:

“Şimdi sevgiyi gönlüne indirenleri çağıralım yemeğe” demiş. Yüzleri aydınlık, gözlerinin içi sevgi ile gülümseyen ışıltılı insanlar gelmiş, sofraya oturmuşlar. Ermiş:

“Buyurun” deyince her biri uzun boylu kaşıklarını çorbaya daldırıp, karşısındaki kardeşine uzatmış. Böylece içmişler çorbalarını. Doymuşlar ve şükrederek sofradan kalkmışlar. Bunun üzerine Ermiş:

“İşte,” demiş. “Kim ki hayat sofrasında yalnız kendini görür ve doymamış düşünürse o aç kalacaktır. Kim kardeşini düşünür de doyurursa o da kardeşi tarafından doyurulacaktır. Şüphesiz bunu da unutmayın. Hayat pazarında alan değil veren kazançlıdır.”

Gönül dostluğu, dostluğu yüreğinin yağları erircesine gönülden duyumsamaktır. Gönül dostluğu, dostun gönlüne yürümektir. Gönül dostluğu güvenmektir, inanmaktır, ikilikleri kaldırmak, dostla tek yürek olmaktır. İki ten, iki kalp, iki gönül yoktur gönül dostluğunda. Gönül dostluğu paylaşmaktır. Gönül dostluğunda istemeye gerek kalmadan, gönülden gönüle giden yolda, gereğini yerine getirmek vardır. Gönül dostluğu, karşılık beklemeden vermektir. Gönül dostluğu, beklentilerin son bulduğu bir duraktır.

Gönül dostluğunda, dosta sınırsız sevginin adıdır. O sevgi ki, katlana katlana yaşatılır, çoğaltılır.

Gönül dostluğu, dostun sözüne üzülmemeyi öğrenmek demektir. Sitemsizliktir, gücenmemektir. Gönül dostluğu, dostun tokadının sevgiden geldiğine kabullenmektir. Gönül dostluğu, dost uğruna ölebilmektir. Dost için yaşayabilmektir. Dostun eli, kolu, gözü, kalbi olmaktır.

Gönül dostluğu dostuna bir nefes gibi, bir ses gibi yakın olmaktır. Gönül dostluğu, içtenliktir, doğallıktır, yalansızlıktır, iki yüzlülükten arınmaktır. Gönül dostluğu, gözyaşı olmaktır, yağan yağmur olmaktır.

Gönül dostluğu, dostun yokluğunda üşümektir. Cenneti bırakıp, dostun olduğu cehenneme yürümektir. Gönül dostluğu yangın olmaktır. Yanmaktır, kor olmaktır. Dağ olmaktır, evren olmaktır. Her şey olmaktır, hiç olmaktır. Gönül dostluğu, dost yolunda tükenmektir. Gönül dostluğu. Ağlayan gözlere sıcak bir sevecenlikle bir tatlı gülümsemeyle yanıt verebilmektir.

Gönül dostluğu, dostunun yüzünde gülücük açabilmektir. Onu hayata döndürecek bir damla su olmaktır. Gönül dostluğu dostun baktığı yerde, sustuğu yerde bulunmaktır. Gönül dostluğu, dostun sığınacağı limanı, dostun canının canıdır.

Gönül dostluğu dostsuz geçen gecelerin şafağıdır. Gön görmüş kişiler, “Bakır, altın olmadıkça bakırlığını; gönül padişah olmadıkça iflas etmişliğini bilmez,” derler. Gönül ehli olanlar bunu böyle bilir ve böyle söylerler ki:

“Gönül, yalan sözden esenlik bulmaz. Suyla yağ karışık olursa çırağ aydınlık vermez. Doğru söz kalbe dinginlik verir. Doğru sözler gönül tuzağının taneleridir. Gönül hasta olur, ağzı kokarsa ancak o zaman doğruyla yalanın tadını alamaz. Fakat gönül ağrıdan, hastalıktan uzak olursa, yalanla doğrunun tadını bilir.”

Ve yine gün görmüş, gönül bilmiş ermişler: “Gönül aynası arı duru olmalı ki, orada çirkin yüzü, güzel yüzden ayırt edebilsin,” demişler. Çünkü, gönülden gönüle, sözsüz, işaretsiz, yazısız binlerce hal yansır.



Arı biziz, bu bal gönül balıdır

Sonsuzdur sevgimiz sonu sorulmaz.

Kalbimizde büyür zeytin dalıdır

Dosttan ötesine sırdır görülmez.



Arınmış durunmuş dünya kirimiz,

Yesevî’den ışık alır dirimiz,

Hoşgörü ırmağı ulu pirimiz;

Kabe gibi gönül yapar yorulmaz.



Ak eller ki motif motif dokuya,

Renk renk, nakış nakış, dantel, oya;

Halıya, kilime, hırkaya koya,

İlmik ilmik sabretmeden örülmez.



Bizler sözün değil, özün nurlusu,

Yaratılanların en onurlusu,

Yaraşır sevginin türlü türlüsü;

Coşkundur sevdamız, taşar durulmaz.

Ahmet Özdemir

8 Şubat 2010 Pazartesi

Yuk Ceken Yukselir, Olgunlasir!!!

Dinimiz, almayı değil vermeyi emretmektedir. İnsanların sıkıntılarına katlanmak, kahırlarını çekmek, yardımlarına koşmak, müşkillerini halletmek, hep vermektir yani fedakârlıkta bulunmaktır. Zaten dinimizde esas olan, nazlanmak değil, naz çekmek yani yük çekmektir. İnsanların yükünü çeken, olgunlaşır, istifade etmeye başlar. Yükselen, olgunlaşan insanlar, hep vererek yükselmiş ve olgunlaşmışlardır. Bu sebeple insan, hayatta iken kendini vermeye alıştırmalıdır. Hadis-i şerifte; (Şu üç şey için yemin ederim: Sadaka vermekle asla mal eksilmez. Öyle ise sadaka verin! Zulüm gördüğü şahsı,Allah rızası için affeden, dünya ve ahirette aziz olur. Öyle ise affedin! İsteme kapısını açana da,Allah fakirlik kapısını açar) buyurulmuştur.

Her şeyi yaratan, veren, ihsan eden Allahü teâlâdır. İnsanlar, isyan ettiği, emirlerini dinlemediği halde rızıklarını kesmemiş yine vermiştir. İmam-ı Rabbani hazretleri buyuruyor ki:
Bütün mahluklara her nimeti, iyilikleri veren yalnız ü teâlâdır. Her şeyi var eden, var olmak nimetini veren Odur. Her an, varlıkta durduran da Odur. İnsanları sıkıntıdan kurtaran, duaları kabul eden, belalardan kurtaran hep Odur. Öyle bir Rezzaktır ki, kullarının rızıklarını, günahlarından dolayı kesmiyor. Affı ve merhameti o kadar boldur ki, günah işleyenlerin yüz karalarını meydana çıkarmıyor. Hilmi o kadar çoktur ki, kullarının cezalarını vermekte acele etmiyor.

Peygamber efendimiz bir hadis-i şeriflerinde; (Allahü teâlânın ahlakı ile huylanınız!) buyurmuştur. Mesela, Allahü teâlânın sıfatlarından biri Settardır. Yani günahları örtücüdür. Müslümanın da din kardeşinin ayıbını, kusurunu örtmesi lazımdır. Allahü teâlâ, kullarının günahlarını affedicidir. Müslümanlar da, birbirlerinin kusurlarını, kabahatlerini affetmelidir.Allah ü teâlâ kerimdir, rahimdir. Yani lütfu, ihsanı boldur ve merhameti çoktur. Müslümanın da cömert ve merhametli olması lazımdır.

Abdullah-ı Ensari hazretleri buyurdu ki:
Sana iyilik eden kimsenin esiri olursun. Ona karşı boynun bükük olur. Kendisine iyilik ettiğin kimseye karşı ise, tam tersi olur. Onun için, daima herkese iyilik etmeli, faydalı olmaya çalışmalıdır. Nitekim bir hadis-i şerifte; (Veren el, alan elden üstündür) buyurulmuştur.

Ebül-Hüseyin Nuri hazretlerini, kendi zamanında yaşayan birkaç evliya ile beraber, hasetçinin biri, halifeye şikayet etmişti. İşin aslı araştırılmadan bunların idam edilmesi emredildi. Onlardan birisi idam edilmek üzere çağrılınca, Ebül-Hüseyin Nuri hazretleri, hemen ileri atılıp;

- Önce beni idam edin dedi. Cellad;

- Kılınç, kendisine koşulacak bir şey değildir. Niçin acele ediyorsun? Sana henüz sıra gelmedi deyince, Ebül-Hüseyin Nuri hazretleri;

- Bizim yolumuz isar yani arkadaşını, kendine tercih etme, fedakârlık yoludur. En kıymetli ve tatlı şey candır. Ben kendimi feda edip, birkaç saniye de olsa bu kardeşlerimin yaşamasını arzu ediyorum cevabını vermiştir. Bu hali gören halife, onların durumunu tekrar tahkik ettirir ve bunların Allah adamı olduğunu anlayıp, özür diler ve serbest bırakır.

Bir kimse, kırıldığı kimselere iyilik edebiliyorsa, onlara hediye verebiliyorsa, rahat eder, huzurlu olur. Din büyükleri; Kalbi en fazla nurlandıran şey; kızdığınız kimseye dua etmektir, buyurmuşlardır.

Netice olarak mümin, gıda gibi olmalı, her zaman ona ihtiyaç duyulmalıdır. Vermeye alışan, yük çeken kimse, gıda gibi olur. Yüzü dünyaya dönük olan yani almaya alışan kimse, herkesle kavgalı olur. Yüzü ahirete dönük olan ise, herkesin yükünü çeker yani hep verir ve herkesle de barışık olur. Zaten vermeyen, fedakârlıkta bulunamayan, kısacası cömert olmayan kimse, insanların sevgisini kazanamaz. Veren kimse, her zaman itibarlı ve aziz olur. Almaya, istemeye alışan kimse de, zillete düşer.





OSMAN UNLU

7 Şubat 2010 Pazar

Mezardaki ateş


Bir gün Emîr-ül mü'minîn Hz.Ömer (r.a) dervişlere bahşîş verdi, mal ihsân etdi. Bir kişi bir oğlan çocuğu ile geldi. Ömer (r.a) buyurdu;

-Sübhânallah! Bu çocuğun sana benzediği kadar, birbirine benzeyen kimse görmedim. Muhakkak ki bu oğlan sana benzer.

O kişi dedi ki:

-Yâ emîr-el mü'minîn! Bu oğlanın acâib ahvâlinden sana haber vereyim. Ben sefere gitmek murâd etdim. Bunun anası hâmile idi.

Bana dedi,

-Beni bu hâlde koyup, gider misin.

Ben dedim ki,

-Karnında olan nesneyi Allahü teâlâ hazretlerine emânet etdim.

Sonra seferden geri geldim. Annesi ölmüş. Bir gece söyleşirken, karşımızda mezârlıkdan bir ateş gördüm. Süâl etdim ki,

-Bu ateş nedir?

Dediler,

-Bu ateş senin hanımının kabrindendir. Biz bunu her gece böyle görürüz.

Dedim,

-Sübhânallah! O hâtun nemâz kılıcı ve oruc tutucu idi. Bu ateş ne hâldir, diyerek vardım. Kabri açıp, gördüm, bir çırâğ yanar. Bu oğlan onun ışığında oynar. Bir ses işitdim ki, bana,

-Bunu bize ısmarladın, geri biz sana verdik, diyordu.

Ben dedim,

-Nne olaydı, anası da diri olaydı.

Hâtıfdaki ses dedi ki,

-Eğer anasını da bize ısmarlamış olaydın, bu şekilde onu da geri verirdik.

5 Şubat 2010 Cuma

Hayırlı Cumalar...



Bugün CUMA


Yürüyorsun..telaşların omuzlarında..çalışıyorsun umutların köşe başlarında..yaşıyorsun özlemlerin yarınların ardında..gülüyorsun mutlulukların var-yok arası gidip gelmelerde..an'ın bıçak sırtında nefes alıp veriyorsun..aldığın nefes kadar umutlusun,verdiğin kadar huzurlusun..

Sürekli ve kalıcı sanıyorsun kendini..oysa bedenini bir andan başka bir ana taşıyamıyorsun..sonraların sonrasında hayallerin..iki dudağının arasında hayatın..alıp verdiğin nefes kadar varsın..nefesin ha bitti ha bitecek..

Varlığını çoğaltıyorsun kendince..biriktiriyorsun elinde olanlar bitti bitecek..

Kızgın bir kor gibi avucunda kaygıların..şehrin girdaplarında bir varsın bir yoksun..umut ile umutsuzluk arasında dolanıyorsun..

Kaldırımların sana söyleyeceği yok..kapılar bir yerlere açılmıyor..meydanlar sesine ses katmıyor..sokaklar kalbine çıkmıyor..aynalarda yüzün eskimiş,ağlıyor..

Bilmeden benliğini sivriltmişsin..farkında değilsin umutlarının hepsini cılız nabzına taşımışsın..sesin çöle düşüyor,sözün boşlukta kalıyor..huzurdan azalıyorsun her an hüsranın büyüyor..

Bugün cuma..varlığın bayramı bugün...seni varedenin seni severek var kıldığını haykırıkıyor ezanlar..seni sevenlerin ve sevdiklerinin arasına katan Rabbinin,varlığını sadece varlığını,hiç bir şeye sahip olmasanda,hiç bir albenili görüntüye sığınmasanda,hiç koşulsuz kabul ettiğinin habercisi ezanlar..

Dur şimdi..şimdi dur..kendini kırılgan aynalarda çoğaltmaya çalışan bencilliğini sustur..seni boş sevdaların yokuşuna süren hırsını sakinşleştir..

Gürültüyü kes;secdenin sükunetine at özlemlerini..kıskanıpta seni güya iyliğin için bin bir cezbeyle dünyanın kuyusuna atmak isteyen,atıpta ardından kanlı gömleğine bakarak yalan yere ağlayacak sahte kardeşlerinden uzağa at kalbini ve kalıbını..

Bugün cuma..
Dünyadan ümidini kes..
Sonsuzun pınarına yapıştır dudağını..

Senai DEMİRCİ

4 Şubat 2010 Perşembe

Ey Yar,Ben Bittim Seninle Başlat Beni

Annem için yapılan
kur'an ve Hatim proğramları nedeniyle Konyada idim.
Geldim şu anda burdayım.
Güzel bir duayla başlayıp
Amin diyelim...

Ey yar, ben bittim Seninle başlat beni..
Düştüm kimse tutmadı elimi, ağladım kimse görmedi bir anlayan teselli eden olmadı…
Ne zor bana senleyken sensiz kalmak…
Ne zor içimde tutarken seni, bir türlü bulamamak..
Ne acı Senden gayrisine bağlanmak, varlığımın sebebini unutmak.
Neden uzatmadım ki sana şu titrek ellerimi, neden sarılmaya çabalamadım o yed-i rahmete..
Ah ne olurdu uzanabilseydim, benliğimi ayaklarımın altına alıp uzansaydım, kibir yükünden sıyrılıp asılsaydım ipine..
Beni bir an bile unutmayansın Sen, bense bana hediye ettiğin aklıma Seni getirmekten aciz kaldım..
Sana koşamadım koşanlarla…Emekledim yollarında..Süründüm…
Ama daraldım.. Ama üzüldüm..Ama ezildim..Senin tutmadığın eli kim tutar? Senin bıraktığını kim alır? Senin alçalttığını kim yükseltir?..
Kaldır beni düştüğüm bu bataklıktan ey Yarim..Ben benliğimde Seni unutmanın cezasını zaten pişmanlığımla çekiyorum, rahmetinin kucağında ısıt bu günah karası ellerimi..Sen ol deyince olmayan yok; bu yüzden ki ümidim korkumdan çok.. Ne olur utandırma ey rahmetinin gazabını geçtiğini müjdeleyen yar, ey boynu bükük kapısını çalanları kapısından boş çevirmeyen Rabbim..
Haydi lütfet de bir kapı aç bana, rızana erişeyim..
Gönlüm Sen Sen diye yanarken can vereyim..